Rojava’daki Kürt kadın savaşçılar IŞİD’e karşı gösterdikleri cesaret ve yürüttükleri mücadeleyle tüm dünyada büyük bir ilgi gördü. Haklarında filmler, belgeseller çekildi, giydikleri kıyafetler bile pek çok yerde moda oldu.
Esad’ın devrilmesi ve cihadist HTŞ örgütünün lideri Colani’nin başta İngiltere ve ABD olmak üzere uluslararası güçlerin desteğiyle Şam’da görevlendirilmesiyle işler değişti. IŞİD’i yenen Kürtlere sırtını dönmeye başlayan güçler, kısa süre sonra da Kürtleri Colani’yle masaya oturmaya zorladı. Kendileri “kimsenin bize borcu yok” dese de Rojava’daki kadın savaşçılar da kahramanlıkları da artık eskisi kadar hatırlanmıyor.
Aşağıda okuyacağınız söyleşiyi, 6 Eylül 2026’da Haseke’de, Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) Genel Komutanı Newroz Ahmed’le yaptık. Ahmed’le, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Suriye ordusuna entegrasyonunun ardından YPJ’nin geleceğini, İslamcı Şam yönetimiyle yürütülen müzakereleri, Kürtlerin ve kadınların “yeni” Suriye’deki yerini ve Rojava’da savaş sonrasında oluşan kırılgan durumu konuştuk.
Fakat söyleşiden yalnızca birkaç gün sonra, 11 Eylül’de Kürt genci Sipan Hizni’nin bir Arap aşiretinin üyeleri tarafından Haseke’deki evinden kaçırılarak öldürülmesi, Rojava’da büyük bir öfkeye yol açtı. Haseke, Kamişlo ve Kobani başta olmak üzere birçok şehirde protestolar düzenlendi. Gösteriler sırasında gözaltına alınan Kobanili bir grup gencin, rejim güçleri tarafından Halep’e götürülmek istenmesi üzerine bedenlerini ateşe vermesi ve dokuz kişinin hayatını kaybetmesi ise gerilimi çok daha ağır bir noktaya taşıdı.
Dolayısıyla Newroz Ahmed’le yaptığımız söyleşi, 6 Eylül’de olduğundan bile daha güncel ve önemli. Çünkü Ahmed’in Şam’la varılan anlaşmanın geleceğine ilişkin kaygıları ve kadınların ve YPJ’nin yeni sistemdeki yeri, Kürtlerin güvenliği ve yeni çatışmaların önlenmesi üzerine söyledikleri, birkaç gün sonra yaşananların ışığında çok daha çarpıcı bir anlam kazanıyor. Newroz Ahmed’in görüşmemizde yaptığı “Suriye henüz istikrara kavuşmuş değil” tespitini, 11 Eylül’den itibaren yaşanan olaylara bakarak “Suriye Kürtler ve kadınlar açısından hâlâ güvenli değil” şeklinde de yorumlayabiliriz…
Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Komutanı General Mazlum Abdi, 25 Ağustos’ta Şam’da SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonunu tamamladıklarını duyurdu. Fakat YPJ henüz entegre edilmedi. 27 Ağustos günü siz de Suriye İçişleri Bakanı’yla bir toplantı gerçekleştirdiniz. O toplantıda nasıl bir karara vardınız?
Aslında uzun zamandır bu görüşmeyi bekliyorduk. Esas talebimiz Savunma Bakanlığı’yla görüşmekti. Fakat son görüşmede (25 Ağustos) bize, “Kadın Savunma Birlikleri Savunma Bakanlığı içinde değil. Dolayısıyla İçişleri Bakanı’yla görüşebilirsiniz. Eğer varlığınızı korumak, sürdürmek istiyorsanız İçişleri Bakanlığı’yla tartışın” dendi. Suriye yeniden inşa ediliyor. Peki, biz kadın savaşçılar bunun içinde nasıl yerimizi alacağız? Bu bağlamda ilk kez İçişleri Bakanlığı’yla görüşme gerçekleştirdik. Görüşmede bir yandan onları, kadın savaşçıların İçişleri Bakanlığı’nda nasıl yer alabileceğini, bunun nasıl bir sistem olabileceğini anlamak istedik. Diğer yandan da kendi taleplerimizi dile getirdik.
Talepleriniz neydi?
Kadın Savunma Birlikleri’nin özerk bir biçimde varlığını korumasını istiyoruz. Bizim savaş deneyimimiz var. YPJ savaşta büyümüş büyük bir deneyimdir. Bu deneyimi hem Kürtler için hem de genel olarak Suriye için bir faydaya dönüştürmek istiyoruz. Gücümüz bütün kadınlar ve bölge, hatta yeni sistem için daha etkili bir rol oynayabilir. Taleplerimiz bunlardı. Şam’la yaptığımız müzakerelerde Özel Birlikler içinde yer almanın daha iyi olacağını düşündük. Ordu içinde alay veya tabur şeklinde yerimizi alabileceğimizi söyledik. Çünkü İç Güvenlik Güçleri’nin görev ve sorumlulukları birbirinden çok farklı. Bu branşlara YPJ yapısıyla dâhil olmak farklı bir şey. Zaten İç Güvenlik Güçleri içinde kadınlar bireysel görev alabiliyor. Fakat biz ayrı bir kadın gücü olarak bulunmak istiyoruz.
Şam’ın bu talebinize yaklaşımı nasıldı?
Gördüğümüz kadarıyla buna biraz açıklardı. Hatta Şam’dakiler “İç Güvenlik Güçleri içinde şimdiye kadar kadın yoktu, fakat bunu tartışabiliriz” dediler. Yani Haseke ve Halep’in savunması içinde “belli bir özerklik sağlayabiliriz” dediler. Çünkü güçlerimiz bu iki alanda bulunuyor. Zaten bizim isteğimiz de bu güçlerimizin kendi bölgelerinde kalması yönünde. Dolayısıyla “Biz de tartışıp değerlendireceğiz” dediler. Fakat bugün (6 Eylül) itibarıyla bize bir yanıt vermiş değiller.
Savunma Bakanlığı yerine İçişleri Bakanlığı’yla görüşmenizi Şam yönetimi istedi, değil mi?
Evet, çünkü toplantımızdan önce “Evvela tartışalım” demişlerdi. Fakat son aşamada “Müzakereden bir sonuç çıkmayacak, çünkü bu güç ordu içinde yer alamaz. İçişleri Bakanlığı’yla oturup tartışın” dediler.
25 Ağustos’ta Mazlum Abdi’yle birlikte Ahmet Şara’yla, 27 Ağustos’ta da İçişleri Bakanı’yla görüştünüz. Ahmet Şara hem esirler hem de YPJ’nin geleceği konusunda size ne dedi?
Doğrusu esirler konusunda detaylara giremedik. YPJ konusu henüz çözülmediği için onu müzakere etmeliydik. Şara da “Zaten İçişleri Bakanı’nı göreceksiniz, biz tartıştık, sorunun kısa süre içinde çözüleceğine inanıyorum” diyerek detaylara inmedi. Esirler konusunda ise zaten henüz genel anlamda sorun çözülmüş değil. SDG üyesi esirlerden de kalanlar var. Hükümetle müzakere sürüyor. Son toplantıda detaylara girilmese de Şam’la görüşmelerimizin ana gündemlerinden biri esirler. Bazıları serbest bırakıldı, bazılarının ise başka davalardan yargılanması isteniyor. Bu bir kaygı sebebi. Nitekim esirlerin serbest bırakılması için halkımız uzun süre ayaktaydı, hâlâ ayakta.
Kadınlar eliyle kurulmuş askerî bir güç olan YPJ’yi Şam nasıl görüyor? Şam’ın nihai amacı sizi sistem içinde yavaş yavaş eritmek mi?
Biz bu gücü kendi bölgelerimizde korumak istiyoruz. Halkımızın ve tüm kadınların talebi de bu yönde. Hem deneyimi, elde ettiği güç ve üstlendiği sorumluluk hem de önümüzdeki problemler nedeniyle bu güç varlığını sürdürmeli. Öncelikle bölgemizde kalmak istiyoruz. Fakat elbette uzun vadede tüm Suriye için de bir rol oynayabiliriz. Buna öncülük etmeye de hazırız. Şam’ın buna nasıl yaklaştığını, görüşmelerden elde ettiğim izlenimlere dayanarak anlatabilirim. Belki bu soruya esas olarak onlar yanıt verebilir. Şam’daki yönetim şimdiye kadarki deneyimlerini İdlip’ten elde etti. Orada hiç kadın yoktu. Hiçbir şekilde, hiçbir alanda kadınlar yer almamıştı. Kendileri de bunu söylüyor. Görüşmemiz sırasında kendileri de “Bizim deneyimimiz içinde şu ana kadar kadınlar yoktu, ama şu anda kadınların varlığına ihtiyaç duyuyoruz” dediler.

Şam hükümetindekiler mi bunu söylüyor?
Evet, “Biz de kadınların bulunması gerektiği sonucuna ulaştık” diyorlar. Fakat öte yandan bizim yıllara dayanan özerklik deneyimimizin çıtasının da çok yüksek olduğunu söylüyorlar.
Yani “buna hazır değiliz” mi diyorlar?
“Hazır değiliz, başarılı olup olmayacağından emin değiliz” diyorlar. “Bizim deneyimimiz bizim için, sizinki sizin için iyiydi. Kadının katılımı sizin açınızdan başarılı sonuç vermiş olabilir ama tüm Suriye’ye uygulamada sonuç almayabiliriz” yaklaşımı içindeler.
Peki, siz neden YPJ’nin varlığının korunmasını önemsiyorsunuz? YPJ’nin varlığı neden Rojava veya tüm Suriye için gerekli?
Bir kere kadına yönelik baskı devam ediyor. Esas olarak kadınların savunulması için varız. Çünkü kadınlar açısından çok ciddi tehditler var. Yeni bir hükümet kurulmuş olabilir ama Suriye henüz istikrara, olağan koşullara kavuşmuş değil. Hâlâ çok farklı silahlı gruplar, farklı isimler altında saldırılar gerçekleştiriyor. Hatta bazı saldırıların kimler tarafından, nasıl yapıldığı bile bilinmiyor. Sistemin henüz istikrara kavuşmaması ve eşitliğin sağlanmamış olması meselenin bir boyutu. Zaten kadınların haklarını savunacak demokratik bir sistem yok. Toplum açısından da kadın özgürlüğü konusunda geçmişten beri süren, aşılamamış meseleler var. YPJ’nin varlığı, kadının kendini koruması, karar alma süreçlerinde yer alması açısından da yol açıcıdır. Dahası, YPJ’nin şu ana kadar oluşturduğu deneyim, kadının orduya katılımı açısından da bir vesile olabilir. Bu sembolik bir katılım da olmamalı. Sürekli eski düzenle mukayeseler yapmak da doğru değil. Madem yeni bir Suriye kuruyoruz, o zaman biz kadınlar neden her alanda olmayalım? Suriye neden bu açıdan da dönüşmesin?
Dünyada sadece kadınlardan oluşmuş, sizinki gibi özerk bir askerî birlik deneyimi var mı?
Çok araştırdık. Son zamanlarda da pek çok tarafla alışverişimiz oluyor. Tam olarak bizimki gibi bir yapı yok. Fakat savunma bakanı makamına kadar yükselen kadınların olduğu örnekler var. Keza kadınlar ordular içinde yer alıyor, generallik rütbesine kadar yükselenler de var. Olumlu örnekler var ama özerk bir yapı örneği yok. Şam hükümeti ve başka kesimler, kadın askerî gücünün özerkliğini bir zafiyet olarak görüyor. “Biz kadın-erkek eşitliğini istiyoruz” diyorlar. İyi de öyle bir eşitlik yok! Ne toplum ne de sistem içinde bir cinsiyet eşitliği var. Şu an egemen olan zihniyet bu eşitsizliği destekliyor. Dolayısıyla orduyu sadece erkeklerin yürütebileceği bir alan olarak görüyorlar. Çünkü ordu, yönetimin hem toplum üzerindeki hem de dışarıdaki gücüdür. Fakat savaş deneyimimiz gösteriyor ki kadınların katılımı, kadına yönelik şiddete ve baskıya karşı farkındalık da yaratıyor. Biz zaten saldırı, işgal veya infaz gücü değil, öz savunma gücüyüz. Varlığımızı sürdüreceksek zaten öz savunma gücü olarak sürdüreceğiz.
YPJ olarak ailede, toplumda kadına yönelik; cinayet, cinsel şiddet gibi saldırılara müdahale ediyor musunuz?
Bunlarla ilgilenen asayiş birimleri var, kadın örgütleri var. Fakat biz de bu çalışmalara destek veriyoruz. Keza kadının kendini savunması, özgüveninin artması, toplumun kadın hakları konusunda eğitilmesi, bilinç yükseltme gibi konularda çalışıyoruz. Yani farkındalık ve eğitim konusunda çalışırken kadın örgütleriyle kadına yönelik şiddeti durdurmak üzere diyalog içindeyiz.
YPJ’nin geleceği turnusol kâğıdı olarak görülüyor. Eğer Şam varlığınızı kabul etmezse ne yapacaksınız? Bu sizin için kırmızı çizgi mi?
Doğrusunu isterseniz, toplumun çoğunluğu YPJ’nin korunması konusunda bize baskı yapıyor. İsmi değiştirilebilir, bu bir sorun değil. Önemli olan, YPJ’nin bahsettiğimiz çerçeve içinde varlığını sürdürmesidir. Halk da bu gücü korumamız konusunda çok fazla istek, talep iletiyor bize. İçişleri Bakanlığı’yla daha yeni, geçtiğimiz ay (27 Ağustos) bunu müzakere etmeye başladık. Çünkü şimdiye kadar talebimiz ordu içinde yer almak yönündeydi. Toplumda da sadece kadınlardan değil, her kesimden bize çok güçlü bir destek var. Şimdi bu konuda halkımızı da savaşçılarımızı da hazırlamamız gerekiyor. Çünkü İçişleri Bakanlığı içinde yer almak, savaşçılarımız tarafından o kadar kolay kabul edilmeyebilir. Zira orada zaten kadınlar var. Ama YPJ’nin rolü, yetki ve sorumlulukları farklıydı. Eğer kendi rengimizi muhafaza edebilirsek elbette bu olumlu olur. Fakat kendi renklerimizle olmayacaksak, Şam’dakiler “Bireysel başvuru ve katılımla başka alanlarda da yer alabilirler” diyor. Aslında biz bu konuda da engelleyici değiliz. Nitekim YPJ’den ayrılıp başka alanlara gidenler de oldu, önlerini kapatmadık. Ama YPJ’de kalmış olanların ağırlıklı çoğunluğu renklerini muhafaza etmek istiyor. Eğer kabul edilmezse bu artık mücadelenin konusu olacak.
Nasıl bir mücadele?
Elbette hukuki yollarla, müzakerelerle çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Rengimizle varlığımızı uygun şekilde muhafaza etmek için bizim de basınç uygulamamız gerekiyor.
Avrupa’da, dünyanın başka bir yerinde dolaşırken sokaklarda, duvarlarda, alışveriş yerlerinde vs. YPJ savaşçılarının fotoğraflarını görmek mümkün. Size çok ciddi bir destek de vardı. Uluslararası kamuoyu size çok olumlu bakıyordu. Bu ilgi hâlâ devam ediyor mu?
YPJ’nin geleceğinin nasıl olacağına ilişkin uluslararası ilgi devam ediyor. Çok soruluyor, çok merak ediliyor. Bazı ülkelerden güçler, kesimler, hatta bazı hükümetler de bu konuda perspektif desteği veriyor, bazı ilişkiler sürüyor. “YPJ’nin kalmasını destekliyoruz” diyen, bunun kabul edilmesini isteyen çok kesim oldu. Elbette gündemler biraz değişmiş olabilir. Bazı kişiler bütün konuların bir an önce hallolmasını, hükümetin normalleştirilmesini, resmî hükümetin tanınmasını istiyor olabilir. Pek çok ülke artık Şam’la resmî ilişki de kuruyor. Bunların hepsi gerçek. Bu açıdan gündemin değişmesini istiyorlar. Ama YPJ’ye toplumsal açıdan ilgi hâlâ üst düzeyde.
Yani uluslararası kamuoyu tarafından terk edilmiş gibi hissetmiyor musunuz?
Bize borçlu veya muhtaç olmalarından öte, mücadelemiz bütün dünyayı, bütün kadınları, bütün bölgeyi korudu. Bölgede kurulmak istenen sistem ve sonsuz savaş, bütün dünya için ciddi bir tehlikeydi. Savaşçılarımızın burada yürüttükleri direniş sayesinde, ağır bedellerle bunun önü alındı. Elbette dışarıdan da bize çok büyük bir destek verildiğini inkâr etmiyoruz. Fakat felaketin önünü biz kapattık. Dolayısıyla sonuç böyle olmamalıydı. Rojava’da oluşturulan model son derece demokratikti. Hatta çok defa “Bölge buna hazır değil” deniyordu. Doğru, belki her yer, bizim burada yarattığımız modele hazır olmayabilir. Fakat bu modeli biz tek başımıza değil, Araplarla, diğer tüm farklılıklarla birlikte deneyimledik. Ne var ki şu anda bu farklılıkları karşıtlaştırdılar. Yahut sanki biz beraber yaşayamazmışız, birbirimizi kabul etmiyormuşuz gibi yaptılar. Oysa hakikat bu değil. Biz yıllarca birlikte yaşadık, birlikte yönettik, birlikte savaştık, kanımız birbirine karıştı. Öyle ki toplum iç içe geçti ve bu hâlâ devam ediyor. Suriye’nin her yerinden savaşçımız vardı ve Suriye’nin her tarafından şehidimiz var. Onların aileleriyle de ilişkilerimiz sürüyor.
Şu ana kadar kaç savaşçınız hayatını kaybetti?
YPJ olarak 950’yi aşkın, bine yakın şehidimiz var. Bazı kayıplarımız ve esirlerimiz de var. Esirlerimizin önemli bir kısmı Ocak 2026 savaşından sonra bırakıldılar. Fakat Girê Spî, Serê Kaniyê ve Afrin’den bazı esirler kalmış. Çünkü oralarda bize karşı Türkiye’ye bağlı gruplar vardı… Hâlâ akıbetlerini bilmediklerimiz, kayıplarımız da var. Çok defa sorduk ama henüz bir sonuç elde edebilmiş değiliz.
Ne diyorlar?
“Biz de arıyoruz ama bulamıyoruz” diyorlar.
Kaç kişi olduklarını biliyor musunuz?
Kadınlardan altı arkadaşımız kayıp. Bunların da hepsi savaşçı değil. Aralarında basında, başka alanlarda çalışanlar var. Girê Spî’de çeteler tarafından yakalanan ve işkenceyle götürüldüğüne dair videolar bulunan savaşçılarımızdan birine ise Türkiye’de ömür boyu hapis cezası verildi.
Türkiye’yle ilişkileriniz var mı?
Evet, bazı ilişkiler var. Ama akıbetini bilmediğimiz arkadaşlarımız konusundaki sorularımıza şimdiye kadar bir yanıt almış değiliz.
Şu anda YPJ olarak silahlı güçleriniz nerede ve ne yapıyorlar?
Biz savaş koşullarına göre konumlanmıştık. O yüzden SDG birliklerinin bulunduğu yerlerde YPJ olarak biz de bulunuyorduk. Şu anda Derik’ten Kobani’ye kadar, hatta kısmen Afrin’de de güçlerimiz var.
Suriye ordusuyla gündelik olarak sorunlar yaşıyor musunuz?
Hayır, şu ana kadar sorun olmadı. Zira hâlâ müzakereler sürüyor.
YPJ olarak kadın savaşçılarınızın sayısı kaç?
Şu anda 1.500’den fazla. İçişleri Bakanlığıyla konuştuğumuzda da şöyle söyledik: Eğer “alay” sistemini koruyacaksak iki alay olmalıyız. Çünkü İçişleri Bakanlığı sisteminde alay 700-800 kişi civarında. Fakat bunun için sürecin netleşmesi, gücün nasıl organize edileceğinin belirlenmesi gerekiyor. Ne var ki henüz detaylara girmedik. Biz sadece genel sayımızı hükümete aktardık ve “Buna göre sistemimizi oluşturabiliriz” dedik. Kobani’den Derik’e, ileride Afrin’e kadar bölgedeki tüm şehirlerde kalmak istiyoruz. Tabii bu gelecekte netleşecek bir konu.
Şam’dakilerle masaya otururken eliniz güçlü mü? Yani onlar ne diyorsa onu kabul mü ediyorsunuz, yoksa siz de şartlarınızı kabul ettirebiliyor musunuz? İlişkilerinizin yapısı ne? Onlar savaşta sizi yenmişçesine şartlarını mı dayatıyor, yoksa eşitler arası bir müzakere mi yürütüyorsunuz?
Müzakerelerde çok öyle bir yaklaşımları yok. Çünkü onlar da bizim gücümüzü biliyor. Evet, son savaş (Ocak 2026) elbette bizim için ağırdı. Fakat onlar da bizim gerçekliğimizi, somut gücümüzü biliyor. Tabii dillendirmeseler de “Hükümet biziz, iktidar biziz ve inisiyatif bizim elimizde” gibi bir havaları da var. Pek çok alandaki pratiklerinde bu yaklaşımı sergiliyorlar. “Biz böyle uygun görüyoruz” gibi bir bakışları oluyor. Ama sonuçta son savaştan önce de bir anlaşmaya varmıştık. Dolayısıyla “Savaşı kaybettik ve bu anlaşmaya vardık” diye bir şey yok. Elbette yeni bir savaşın, soykırımın önüne geçtik ve bu bizim için önemliydi. Halkımızın arzusu da bu yöndeydi. Ama biz zaten başından beri var olan hükümetlerle bir çözüme varmak istiyoruz.
Yani bu hükümetten önce Baas’la da bir çözüm yolu bulmak istiyordunuz.
Tabii, biz de Suriye halkıyız, dışarıdan gelmedik. Söylenenin aksine biz hiçbir zaman bölünmeyi hedeflemedik, bir devlet inşa etmedik, ayrı bir devlet gibi davranmadık. Anlaşmak için çok defa görüşmelerimiz oldu ama bir sonuca ulaşamadık. O yüzden sorun devam etti. Şu anda da ulaştığımız sonuç, kaybetmekten, mecburiyetten değil, gerçekten Suriye sınırları içinde çözüm istememizden kaynaklanıyor. Biz Kürtlerin de bölgemizin de diğer bölgelerle birlikte, demokratik bir birliktelik içinde, eşit yaşamasını istiyoruz. Tüm halkların, tüm bileşenlerin, hatta tüm bireylerin haklarının ve kadın haklarının korunacağı bir sistem istiyoruz. Evet, belki çözümü ilk etapta bizim bölgemizle, sadece Kürt meselesiyle sınırlamak istiyorlar. Doğrudur, biz Kürtlerin dili, kültürü, varlığı şimdiye kadar kabul edilmiyordu. Ama tüm Suriye, tüm farklı kesimler için de hak talep ediyoruz. Mevcut sistemde bu bağlamda bir değişim yaratmalıyız. Bunu da müzakereyle, mücadeleyle çözebiliriz.
Bazı Kürt milliyetçileri, “Eğer zorlasalardı, isteselerdi, Rojava Kürtleri bir özerklik yaratabilir, hatta devletleşebilirlerdi” diyor. Siz ise amacınızın bu olmadığını, her hâlükârda Şam’la bir anlaşma yapmak istediğinizi söylüyorsunuz. Neden devletleşmek, bağımsızlaşmak istemediniz? Mümkün mü değildi, ideolojik bir tercih miydi?
Sadece bizim veya bölgenin koşullarını değil, uluslararası koşulları da dikkate almak gerekiyor. Biz devrimin başladığı 2011’den beri hep Suriye içinde mücadele yürüttük. Yani etrafımızdaki herkesi düşmanımız mı yapmalıydık, onlarla savaşmalı mıydık? Peki, burası sadece Kürtlerin devleti olabilir miydi? Biz Suriye gerçekliğini biliyoruz; iç içe geçmiş çok fazla bileşen var. Net sınırlara ayrılmış, Kürtlere ait birkaç şehri mi koruyacağız? Dışarısı nasıl olacak? Diğer şehirlerde, Suriye’nin her şehrinde bulunan Kürtler ne olacak? Söz konusu sınırları savunabilir miydik? Böyle bir yol ne kadar çözüm olurdu? Hiçbir zaman gündemimize böyle bir savunma yöntemi gelmedi. Ne bizim açımızdan ne de halkımız açısından…
Yani bağımsızlığın koşulları da yoktu, öyle mi?
Koşulları da yoktu, halkımızın talebi de bu yönde değildi. Çünkü biz tüm halklarla yıllarca beraber yaşamışız. Dilde, kültürde, pek çok alanda iç içe geçmişiz. Sadece Araplar değil, başka kesimler de var. Hıristiyanlar, Ermeniler, Çerkesler, Aleviler var. Bunların hepsiyle bir arada yaşıyoruz. Parçalanmak savaşı ve düşmanlığı daha da derinleştirir. Bu, halkımıza bir şey kazandırmaz. Hem bu yüzden hem de bağımsızlığın koşulları zaten olmadığı için hiçbir zaman bunun tartışması olmadı. Hatta pek çok kesim Özerk Yönetimin bir devlet gibi bağımsız olduğunu söylüyordu. Biz ise “Burayı bütün Suriye’ye örnek yapalım” diyorduk. Bölgelerin, şehirlerin, halkların özerkliğini sağlayan demokratik bir Suriye amaçlıyorduk. Bu açıdan da Suriye’nin pek çok kesiminde kabul gördü. “Daha iyisi olabilir” fikri herkeste kabul görüyordu.
IŞİD’e karşı, başka düşmanlarınıza karşı çok sert bir savaş yürüttünüz. Kürt kadınlarına ve bölgedeki kadınlara karşı tecavüzler, vahşi saldırılar oldu. Siz de çok büyük bir fedakârlık yaptınız; çok fazla savaşçıyı da kaybettiniz. Değdi mi?
Bazı kişiler “Her şey boşa gitti” diyor. Fakat varlığımız, dilimiz, kültürümüz açısından şimdiki olanaklar eskiden yoktu. IŞİD’den, El Kaide’den itibaren inşa etmeyi hedefledikleri ırkçılığı sürekli derinleştirmek, savaşı daha da sertleştirmek istediler. Fakat bizim varlığımız bunun önünü kapattı. Sadece bölgemizi, halkımızı korumakla kalmadık, Orta Doğu’ya da örnek olduk. Doğrudur, bizim için, halkımız için ağır bedelleri oldu. Fakat bugün varsak bu bedeller sayesinde varız. Kültürümüzü, dilimizi, varlığımızı muhafaza ediyoruz. Kaybetmedik, her şey boşa gitmedi, kendi kimliğimizle Suriye’ye dâhil oluyoruz. Meseleyi sadece coğrafi açıdan, “kazandık-kaybettik” üzerinden ele almıyoruz. Bilakis, eğer bu anlaşma ilerlerse kendi bölgelerimizi koruyacağımız gibi bütün Suriye için de bir açılım sağlarız. Bu bir kaybediş değil, kazanç olur.
Bu anlaşmanın ilerleyeceğine ve Suriye’nin istikrara kavuşacağına inanıyor musunuz?
Suriye’deki koşullar eskiden olduğu gibi şimdi de sadece Suriye’deki gelişmelere bağlı değil. Etrafımızda yaşanan sorunları aktüel olarak görüyoruz. Bölgede devam eden savaşlar var. IŞİD’den tutun da başka pek çok farklı silahlı gruba kadar, Suriye içinde de sorunlar var. Suriye paramparça olmuştu ve bu süreçte çok farklı güçler, örgütler ortaya çıktı. Şu anda Şam’la vardığımız anlaşmanın tek başına ilerleyeceğini, bunun da kolay olacağını söyleyemiyoruz. Unutmayalım ki mevcut hükümet üzerinde de baskılar var. Onlar da zorluklar yaşıyor; yani onlar açısından da kolay olmadığını düşünüyorum. Bu kadar uluslararası, bölgesel ve iç sorunlar varken Suriye’nin yönetilmesi de kolay değil. Bu nedenle kaygılarımız hâlâ var. Elbette biz bu anlaşmanın ilerlemesini, Suriye’yi, halkımızı beraber savunmayı istiyoruz. Halklarımızın, bölgemizin bedel ödemesine neden olacak savaş ve çatışmaları engellemek istiyoruz. Sanırım hükümet de bunun farkında. Çünkü onlar da bizim bölgemiz kadar olmasa da yeteri kadar bedel ödedi. Savaşanlar neden barışın sağlanması, istikrarın olması gerektiğini bilir. Bunu anlayan, yeni bir savaşın önünü almak isteyen taraflar da var. Sonuçta bu süreçte olumsuz ve olumlu rol oynamak isteyen çok fazla güç olduğunu biliyoruz.
Sizin ve savaşçılarınızın ruh hâli nasıl?
Şu anda tüm savaşçılarımız açısından önemli olan, yapımızı korumak. Risklere karşı halkımızı koruyabilmek, kazanımlarımızı kaybetmemek için varlığımızı sürdürmek istiyoruz. Evet, şimdilik ordu içinde yer alma talebimiz karşılanmadı. Ama biz bunun için de mücadele etmek istiyoruz. Madem ordu, ülke yeniden kuruluyor, ordu içinde de bulunmak üzere mücadele vereceğiz. Her alanda yer alamayabiliriz ama bazı alanlarda yerimizi alabiliriz. İçişleri Bakanlığı’na bağlanma konusunu savaşçılarımızla yeni görüşmeye başladık. Değerlendiriyoruz. Rahatsız olan, buna dâhil olmayı kabul etmeyenler var. Farkındayız, bazı yoldaşlarımız belki de katılmayacak, kabul etmeyecekler. Çünkü savaş sürecinde yaşananların çok ağır bir etkisi var. “Her şey hemen aşıldı, rahatlıkla bir arada yaşayabiliriz” demek o kadar kolay değil. Pek çok alanda huzursuzluk var. Dolayısıyla “son derece rahatız” diyemeyiz. Fakat savaşın sonlanmasının yarattığı sevinç de var.
Kürt kamuoyuna, özellikle de Türkiye’deki Kürtlere bir mesaj vermek isterseniz ne dersiniz?
Tüm Kürt halkı, özellikle de Kuzey Kürdistan (Türkiye) en zor anlarda yanımızdaydı. Dayanışmadan geri durmadılar, varlıklarını, canlarını ortaya koydular. Kobani’de bunu yaşadık. Sınırları nasıl aşıp aramıza katıldıklarını gördük. Kuzey Kürdistanlı çok şehidimiz de oldu. Elbette diğer Kürdistan parçalarından da oldu. Şu anda hâlâ müzakere yürütüyorsak, anayasada, hukuki çerçevede, siyasi, hatta askerî alanda varlığımızı kalıcılaştırmaya çalışıyorsak bu bedeller sayesinde mümkün oldu. Hâlen aynı soruyu soruyoruz: Halkımızı nasıl koruyabiliriz? Başta tüm Kürt halkını ve doğrusu bölgedeki halkları da… Özellikle kadınlarda, ama bütün savaşçılarda bu konuda bir değişim yok. Biz yine halkımız için hazırız. Dolayısıyla şimdiye kadar nasıl destek oldularsa bu süreçte de desteklerini istiyoruz. Örgütlülükle, ortak mücadeleyle haklarımızı savunabiliriz. Emeğimiz boşa gitmedi, gitmeyecek. Var olduğumuz sürece mücadelemiz sürecek. Hâlâ buradayız ve mücadelemizi sürdürüyoruz.


