Editör notu: Bu yazı, Tamar de Waal tarafından kaleme alınmış ve 14 Ekim 2026’da Hollanda’da yayımlanan haftalık De Groene Amsterdammer dergisinin 42. sayısında “Vluchtelingen wachten eindeloos” (Mülteciler bitmek bilmeyen bir bekleyiş içinde) başlığıyla yayımlanmıştır.
Pierre Bourdieu, mutlak güç sahibinin kendisi beklemek zorunda olmayan, ama başkalarını bekletebilen kişi olduğunu yazmış. Birinin bu cümleyi alıntıladığını duydum ve aklımda kaldı. Hayattaki pek çok iktidar ilişkisi “kim kimi bekletiyor?” sorusuna indirgenebilir. Bu soru, sığınmacının toplumsal iktidar zincirinin en alt halkasında asılı kaldığını da gösteriyor. Bir yerde koruma görüp göremeyeceğine dair bir karar beklemek, herhalde başkalarının iradesine bağımlı olmanın ve dolayısıyla beklemenin en uç biçimidir. Hollanda Göç ve Vatandaşlık Dairesi’nin (IND) rakamlarına göre bir iltica başvurusuna karar verilmesi için ortalama bekleme süresi şu anda 127 hafta. (2022’de bu süre 31 haftaydı.) İki buçuk yıl, insanı çileden çıkaracak kadar uzun bir süre.
Burada önemli olan şu: Hükümet, bu yıl 12 Haziran’dan itibaren, yani Avrupa İltica ve Göç Paktı’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte, yeni iltica başvurularına öncelik verilmesine karar verdi. Bu yüzden daha önce başvuru yapmış sığınmacılar daha da uzun beklemek zorunda. Sayıştay (Algemene Rekenkamer), biriken tüm başvuruların sonuçlandırılmasının en az beş yıl süreceğini tahmin etmişti. Beş yıl! Üstelik bu tahmin artık temkinli, hatta düşük bir tahmin gibi görünüyor. Çünkü Avrupa Adalet Divanı geçen hafta, geçici koruma altında oldukları için askıya alınmış olan Hollanda’daki 140.000 Ukraynalının iltica prosedürlerinin yine de ele alınması gerektiğine karar verdi. Yani IND için daha da fazla iş.
Bu bir talihsizlik değil: Bourdieu’ye bağlı kalarak söyleyelim, Hollanda’nın mutlak güç sahipleri acımasız. Bunca bekleyişin siyaseten üretildiğini ve önlenebileceğini anlatan raporlar artık kitap raflarını dolduracak kadar çok. Örneğin geçen yıl Göç Danışma Kurulu (Adviesraad Migratie) ile Kamu Yönetimi Konseyi (Raad voor het Openbaar Bestuur), Hollanda’nın işler bir iltica ve barınma sistemi sağlamayı devletin sürekli ve gerektiği gibi yerine getirmesi gereken “normal” görevlerinden biri saymayı reddettiğini yazdı. Bu yüzden sürekli olarak, çok para ve zaman harcatan acil çözümlere başvuruluyor.
Sığınmacı Karşılama ve Barındırma Kurumu (COA) da bir hafta önce, tam da bu nedenle bir kez daha yardım çağrısında bulundu. Kurum durumun “son derece kritik” olduğunu ve şu anda “kadınlara, çocuklara ve hasta insanlara” neredeyse hiç yer sunamadığını belirtiyor. Ter Apel’deki başvuru merkezinin dışına, hiçbir olanağı olmayan bir çimenlik alana çıkarılan insanların sayısı –şimdilik erkeklerin– her gün artıyor. Kızılhaç bunlardan 150’si için gündüz kalabilecekleri bir yer ayarlayabiliyor (bunun gerekli olması utanç verici), ama bu kapasite yetmiyor. İnsanlar yağmurda uyuyor. COA, bunun son dönemde Hollanda’ya daha fazla insan gelmesinden kaynaklanmadığını yazıyor; bu sayı aksine düşüyor. En büyük sorun, IND’nin uzun süren prosedürleri. Bunlar yüzünden sığınmacılar barınma merkezlerinde çok uzun süre kalıyor.
Bunların yedi bini, Hollanda Güvenlik Araştırma Kurulu’nun (Onderzoeksraad voor Veiligheid) yakın tarihli bir raporunda belirtildiği gibi, “gelişimlerini tehdit eden güvensiz durumlara sürekli maruz kalan” çocuklar. Çoğu acil barınma yerlerinde kalıyor, hiçbir mahremiyetleri yok, sık sık taşınmak zorunda kalıyorlar, hayatlarında hiçbir istikrar bulunmuyor ve istismar ile şiddete maruz kalma riskleri çok yüksek. Refakatsiz çocuklar arasında kendine zarar verme ve intihara yönelik davranışlar görülüyor. Bu araştırmacılar da çözümün önündeki engel olarak “siyasi irade eksikliği ve yönetsel acizlik”ten söz ediyor; çünkü yöneticiler bir kriz mantığına saplanıp kalmış durumda. Sonuçta bu çocuklar, “bir hukuk devletinde ahlaken savunulamaz” koşullarda barındırılıyor.
İşin acı yanı, iltica prosedürünün elbette Hollanda’da daha uzun süreli bir kalışın yalnızca eşiği olması. Ardından konut beklemek geliyor; üstelik artık mültecilere öncelik de tanınmıyor. Sonra da bekleme sürelerinin yine yaşandığı topluma uyum (inburgering) süreci başlıyor. Ayrıca Jetten hükümeti kalıcı oturum iznini kaldırdı, birçok mülteci için aile birleşimi başvurusunda bulunabilmeden önce iki yıl beklenmesini kararlaştırdı ve Hollanda vatandaşlığına geçiş için gereken süreyi bir yıl uzatmak istiyor. Başka bir deyişle: Mülteciler iltica sürecini atlattıktan sonra da bekleme halinden çıkamıyor, çıkmalarına izin de verilmiyor. “Remigrasyon”¹ tartışmalarının yükselmesiyle, göçmen kökenli yurttaşların Hollanda’da istikrarlı bir yaşam konusunda bir gün tamamen içleri rahat olup olamayacağı bile soru işareti.
Fransız yazar Maurice Blanchot’nun ilgi çekici kısa öyküsü İdil‘de (L’Idylle) bir adam, hiç tanımadığı bir toplulukta karşılanır. Kısa sürede kalışının türlü koşullara ve beklentilere bağlı olduğunu fark eder; özellikle de artık bir yabancı olmadığını kanıtlaması istenir. Öykünün ilerleyen bölümlerinde yeni gelenlere şöyle der: “Bu evde, yabancı olmanın zor olduğunu öğreneceksiniz. Aynı zamanda yabancı olmaktan kurtulmanın kolay olmadığını da öğreneceksiniz.”²
¹ Aşırı sağ söylemde, göçmen kökenli insanların ülkeden ayrılmasını, gerekirse zorla gönderilmesini hedefleyen politikaları anlatan terim.
² Maurice Blanchot, Sonradan Sonsuz Yineleme, çev. Serdar Rifat Kırkoğlu, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 1999, s. 37.


