Süreci kimler, neden tıkıyor?

Prof. Dr. Mesut Yeğen’e göre iktidar, silahsızlanmayı isterken demokratikleşme adımlarından kaçınıyor ve seçimlere kadar süreci sündürmeyi tercih ediyor: “Süreç sürecek ama sündürülecek.”

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un süreci yalnızca bir silahsızlanma süreci olarak tanımlaması, KCK yöneticilerinin çerçeve yasanın yetersizliğine dair açıklamaları ve DEM Parti’nin Uçum’a sert tepkisi, çözüm sürecinde yeni bir tıkanma tartışması başlattı.

Spot Basın Kooperatifi’nin “Nasıl Yapmalı?” programında İrfan Aktan, sürecin geldiği aşamayı, taraflar arasındaki görüş ayrılıklarını ve büyüyen tıkanma riskini Prof. Dr. Mesut Yeğen ile konuştu.

“Gideceğimiz yer silahlı mücadeleye dönüş olmayacak”

Çözüm süreciyle ilgili ciddi bir tartışma başladı. Tarafların söyleminde, dilinde bir sertlik olduğu alenen ortada. Bu gerçek bir tıkanmaya mı işaret ediyor, yoksa taraflar el yükseltme taktikleri mi uyguluyor? En önemlisi de yaz aylarında sürecin ekimde hızlı bir ivme kazanacağı söyleniyordu. Ekimin sonuna geldik ve hâlâ elle tutulur bir gelişme, bir ilerleme yok.Bu son dönemdeki gelişmeleri nereye koyuyorsunuz? Birincisi, süreç başladığından beri bu tür inişler, çıkışlar, tıkanmaya benzer manzaralar hep oldu. Birkaç kez de belirginleşti ve hepsinde tıkanıklıklar aşıldı, süreç devam etti. Muhtemelen onlardan biriyle karşı karşıyayız. Bir ağırlaşma, bir tıkanıklık olduğu belli. Fakat dediğim gibi, bu bugün ilk kez karşımıza çıkan bir şey değil. Geride kalan iki sene boyunca benzerleri yaşandı. Dolayısıyla buna böyle bakmak gerekir. Bu süreç zaten kolay yürüyecek bir iş değil. O itibarla bu türden arızaların yaşanması kaçınılmaz görünüyor.

İkincisi, her arıza, her tıkanıklık çıktığında sürece dair ontolojik soruları gündeme almanın doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü bu sürecin bir öncekine benzemeyen temel bir farkı var: Örgüt stratejik bir karar almış durumda, silahlı mücadeleye dönmeme kararı. Dolayısıyla tıkanıklık uzun sürse, bir süre aşılmasa bile büyük ihtimalle gideceğimiz yer silahlı mücadeleye dönüş olmayacak. Büyük ihtimalle süreç uzayacak. Bunun örgütün ve devletin ne kadar işine geldiği ayrı bir bahis, ama ne olursa olsun büyük ihtimalle silahlı faaliyete dönmeyeceğiz. Bu çerçevede düşünmek lazım. Bir yandan, sürecin hem mimarisi hem doğası hem de zorluğu bu türden tıkanıklıkları kaçınılmaz kılıyor. Sürecin baştan kurulma biçimi bu türden arızaların çıkacağına işaret ediyordu.

Ama öte yandan söylediklerim oluşan manzarayı hafife almak anlamına da gelmemeli. Herkesin teslim ettiği üzere bu süreç, bölgesel arka planın değişmesiyle ve o arka planın yarattığı risklerden sakınmak üzere başladı. Fakat o bölgesel arka plan bir türlü netleşmedi, orada bir oturmuşluk hali yok. Bu oturmamışlık hali ve bölgesel arka planın bir kez daha hızla değişme ihtimali, süreçteki arızaları hafife almamak, en azından süreci biraz hızlandırmak gerektiğine işaret ediyor. Silahlı faaliyete dönüş stratejik bir kararla gündemden çıkmış görünse de başka türden ihtimaller devreye girebilir. Bu yüzden durumu bir açıdan normal karşılamak, ama bir açıdan da hafife almamak gerekir.

“Silahlı faaliyet fikrini bir kez daha benimsetmek çok zor”

Önceki çözüm sürecinde de ontolojik bir ayrım vardı. Bir taraf merkeziyetçi bir yönetim arzularken öbür taraf ademimerkeziyetçi bir yönetim sistemi talep ediyordu. Şimdi de şöyle bir ontolojik mesele var: İktidar ve MHP barış istiyor, evet, ama öte yandan otoriter uygulamalara devam ediyor. Yeni Parti’ye yönelik tutumu, belediyelere yönelik müdahaleleri ve daha pek çok pratiği ortada. Bu mesele başlı başına ciddi bir risk yaratmıyor mu? Bunların aşılması ne kadar mümkün?

Ontolojik olarak iki dönem arasında önemli farklar olduğu doğru. Fakat bugün yaşadığımızın ilkine benzemeyen temel farkları var. Birincisi, dediğimiz gibi bölgesel arka plan değişmiş durumda. Suriye’de rejim değişikliği tamamlandı. Önceki süreçte Suriye’deki SDG manzarası PKK ile Türkiye arasındaki ihtilafı çok büyütürken, şimdi bu ihtilaf epey önemsizleşmiş durumda. Bunun ötesinde, 2015-2016’daki şehir savaşlarında ortaya çıkan feci manzara Kürt kamuoyunun aklında hâlâ duruyor. Bütün bunlara bağlı olarak silahlı faaliyete duyulan sempati Kürtlerde dip yapmış durumda. Silahlı faaliyet fikrini Kürt kamuoyuna bir kez daha benimsetmek çok zor görünüyor. Yani 2015’teki ontolojik meselelerle bugünküler biraz farklı.

O dönem programlar ve teklifler arasında büyük bir fark vardı, uzlaştırılamadı. Suriye meselesi de işin tuzu biberi oldu ve süreç çöktü. Şimdi ise kendini feshetmiş bir örgüt var. Tahmin ediyorum ki süreç bugün tıkansa ve bir sene daha bu halde devam etse bile, bir silahlı faaliyet başlayacaksa bile bu PKK olarak başlamayacaktır. Başka bir şey olarak ortaya çıkacaktır. Onun da bölgenin, Türkiye’nin ve Kürt kamuoyunun şartları itibarıyla kendini ne kadar dayatabileceği, benimsetebileceği ayrı bir bahis. Açıkçası o minvalde bir gelişme olacağını çok düşünmüyorum.

İkincisi, bugün süreçte tıkanıklığa yol açan esas amillerden biri demokratikleşme meselesindeki ihtilaf mı? Çok emin değilim. Önemli bir mesele; ama ondan önce sürecin tasarlanma biçimiyle, devletin ve hükümetin beklentileriyle ilgili bir mesele var. Bence esas tıkanıklığa yol açan bu. Gördüğümüz üzere devlet, İngilizcedeki tabirle “Hem pastamı yiyeyim hem pastam olduğu gibi kalsın” modunda. Devlet şunu istiyor: Bütün PKK mensupları silahlarını bıraksın. Ama ben siyasi şartlardan ötürü bunların bir kısmını Türkiye’ye çağırayım. 300 kişi civarında olduğu söylenen lider kadro dışarıda kalsın. Diğerlerini çağırayım, onlar da silahlarını bıraksın, benim uygun gördüğüm yerlerde toplansınlar ve birkaç sene sonrasını beklesinler.

Birinci büyük arıza bu. Bildiğimiz üzere mevcut yasa lider kadroyu dışarıda bırakmış durumda. Lider kadronun söylediği de şu: “Madem bizi kabul etmiyorsunuz, dışarıda bırakmak istiyorsunuz, o zaman biz de burada bildiğimiz tarzda kalalım. Sizin önerdiğiniz tarz bize uygun değil. Güvenliğimizi sağlayacak, işlerin gidişatına göre esneklik gösterebilecek tarzda burada kalalım.” Yani kabaca “Kandil’i boşaltmayalım” demiş oluyorlar. Kendi güvenliklerini sağlamak da, 300 kişinin güvenliği herhalde birkaç yüz kişi daha gerektireceği için, epey sayıda militanın dağda kalması demek.

İkinci bir arıza daha var. Devlet diyor ki: “Bir yasa çıkardım. Söylediklerim olursa bir tespit ve teyit yapacağım, örgüt silahsızlanmıştır, fesih tamamlanmıştır diyeceğim ve siz de dönmeye başlayacaksınız.” Ama nereye döneceksiniz? Selahattin Demirtaş’ın ve siyasi tutsakların cezaevinde kalmaya devam ettiği, senin de söylediğin gibi otoriter bir rejimin hâlâ hüküm sürdüğü bir Türkiye’ye. Bu da büyük bir arıza yaratıyor. Dönme imkânı verilecek, ama dönmeyi kolaylaştıracak bir iklim oluşmayacak.

“PKK militanlarının önemli bir kısmı dönme ruh haline girmeyebilir”

Bugünkü yasal düzenlemeyle gittiğimiz yer şöyle bir yer: Birincisi, fesih tamamlanmış ama silahsızlanma tamamlanmamış durumda. İkincisi, yasa çıkmış olmasına rağmen PKK militanlarının önemli bir kısmı dönme ruh haline girmeyebilir. Diyelim ki 300-500 kişi gelmemesine rağmen devlet “Fesih tamam, silahsızlanma tamam” dese bile olabilecek olan şu: Cezaevindeki PKK’lilerden çıkabilecek olanlar çıkacak. Siyasilerin çıkıp çıkmayacağını bilmiyoruz, orada da bir belirsizlik var. Selahattin Demirtaş gibi isimlerin çıkıp çıkmayacağını da bilmiyoruz. Bu manzara ne bir çözüm süreci manzarası ne de silahsızlanmanın tamamlanması manzarası.

Gidebileceğimiz resim buysa bunu herkes görüyor ve o resimden sakınmak istiyor. İktidar birkaç ay sonra böyle bir resimle seçim atmosferine girmek istemez. Lider kadro inmemiş, diğer militanların da kayda değer bir bölümü dönmemiş, buna karşılık içerideki bir kısım PKK militanı salınmış. Dolayısıyla bu mimarinin, bu anlayışın bir şekilde değişmesi gerekiyor. Benim gördüğüm kadarıyla birincisi, yasa bu şekilde kalacağı için lider kadronun bir şekilde Kandil’de kalmasına razı olmak, belki Öcalan’ı devreye alarak devletin kabul edeceği bir formüle doğru ilerlemek gerekiyor. İkincisi ve daha önemlisi, yasanın uygulanabilir kısmını hayata geçirebilmek için demokratikleşme iklimini canlandırmak gerekiyor. Böylece Avrupa’dakiler ve lider kadro dışındaki PKK militanları ülkeye dönecek bir ruh haline girebilir. Bunlar olmadan bu türden tıkanıklıkların yaşanması biraz mukadder görünüyor.

“DEM Parti siyasetinin altını oyan bir mekanizma”

Duran Kalkan, devletin teslimiyet dayattığını söylüyor. Murat Karayılan da verdiği mülakatta Metina bölgesinde dört tüneli boşalttıklarını, Türkiye içindeki gizli militanlarını çektiklerini ve artık topun iktidarın sahasında olduğunu ifade etti. Mehmet Uçum’un açıklaması buna bir cevap mı bilmiyorum, ama “Bizden başka bir hamle beklemeyin” mi diyorlar? Daha da önemlisi, devlet ne murat ediyor? Duran Kalkan mülakatında, herhangi bir adım atılmadığını ama süreci de bozmadıklarını, çünkü iktidarın buna ihtiyacı olduğunu söylüyor. Nasıl bir ihtiyaç bu? Madem ihtiyaç var, neden adım atılmıyor?

İki büyük ihtiyaç var. Birincisi bölgesel durumdan kaynaklanıyor. Basit bir akıl yürütme yapalım: Suriye’deki rejim değişikliği yaşanırken bir barış ya da çatışmasızlık sürecinde olmasaydık o süreci nasıl yaşayacağımız biraz muammaydı. Büyük ihtimalle bu kadar rahat geçirmezdik. Hemen herkesin teslim ettiği üzere bölgeye damgasını vurmak isteyen bir İsrail meselesi var ve onun yarattığı iklimde herkes için imkânlar, fırsatlar ve riskler oluşuyor. İkincisi, sonuçta Türkiye’yi iyi yönetemeyen bir Cumhur İttifakı söz konusu. Özellikle ekonomide bir başarı resmine ihtiyaç var, ama o resmi oluştururken başka yerlerde arıza yaratmayacak bir siyasi tabloya da ihtiyacı var iktidarın. O itibarla iktidarın sürece ihtiyacı olduğu açık, ama kendi tayin ettiği parametreler çerçevesinde ilerleyen bir sürece. Görünen o ki bu parametreler PKK’ninkilerle pek uyuşmuyor.

Mehmet Uçum meselesine döneyim. Bence Uçum’un söylediklerinde kısmen haklı, kısmen haksız olduğu taraflar var. Haklı olduğu söylenebilecek taraf şu: Bu iş başladığında, özellikle Öcalan’ın açıklamaları üzerinden, esas olarak bir silahsızlanma ve siyasete geçiş meselesi olduğu, Kürt meselesinin çözümünün bu sürecin konusu olmadığı yönünde bir resim oluştu. Bu, iki tarafça da benimsenen bir kanaatti. Buraya kadar Mehmet Uçum haklı görünüyor. Ama şunu da görmek gerekiyor: Bu şekilde ilerlemek, legal Kürt siyasetinin, yani DEM Parti siyasetinin altını oyan bir mekanizma olarak çalışmaya başladı. Silahsızlanma sürecine kilitlenmiş, başka hiçbir şey yapmayan bir DEM Parti siyaseti bu kez Kürtlerde rahatsızlık yaratmaya başladı. Kürt meselesine dair merkezi talepler hakkında konuşmayan, Türkiye’deki otoriterleşmeye karşı muhalefete mesafeli duran ve bu konuda ciddi adımlar atmayan bir DEM Parti, hem Kürt kamuoyunda hem de daha önce Kürt olmayan kamuoyunda bulduğu desteği kısmen yitirmeye başladı.

O itibarla DEM Parti’nin harekete geçmesi kaçınılmaz. Bunun bir kısmı da tabii ki Kürt meselesinin esasıyla ilgili talepler etrafında olmak durumunda. Biliyorsun, belediyelerin Kürtçe eğitim için bakanlığa başvurmaya başlayacağına dair bir haber çıktı. DEM Parti bunların bir kısmını yapmak zorunda. Mehmet Uçum gibi devleti bir şekilde yönettiğini düşünenler bu durumu teslim etmek ve bunun uzun vadede hem Türkiye’nin hem de barış sürecini yürüten Kürt siyasetinin lehine olduğunu görmek zorunda. Zayıflamış bir Kürt siyaseti, özellikle çözüm süreci bağlamında, devletin şu an için arzu ettiği bir şey olmasa gerek. Dolayısıyla buradaki arıza da kısmen sürecin mimarisiyle ilgili. İşin tabiatı gereği süreç, DEM Parti’nin Kürt meselesine dair bir siyaset yürütmesini gerektiriyor.

“DEM Parti iki işi aynı anda yapabilir”

Dediğiniz gibi DEM Parti açısından da ciddi bir tıkanma var. Bu nasıl aşılabilir? Hem iktidarı eleştirip muhalefetle yol almak hem de iktidarla masada sürecin müzakeresini yürütmek, bu dengeyi korumak mümkün mü? Bu siyasi maharet neden sergilenemiyor?

Zor iş ve dışarıdan konuşması kolay. Ama bana göre mümkün. Bundan farklısı yapılabilirdi. Sürecin ilk aylarından beri kendi adıma bunu söylemeye çalışıyorum. Silahsızlanma süreci elbette en önemli iş, ama DEM Parti sürecin başından beri bütün gövdesiyle, bütün enerjisiyle kendini buna vakfetmek zorunda değildi. İmralı’ya gidip görüşen bir heyet zaten var. Belli ki arka planda bilmediğimiz temasları, görüşmeleri yürüten başkaları da var. DEM Parti ise koca bir parti, koca bir örgüt. Hafife alınabilecek bir organizasyon değil. Üstüne üstlük 30 yıllık, ateşli yıllardan geçmiş bir siyasi parti. Maharet ya da kadro açısından sıkıntısı olan bir parti değil. Bence başından beri bir birim bu silahsızlanma işine ayrılabilir, diğer yandan Türkiye’de hayat nasıl akıyorsa o normalin gereği yapılabilirdi.

DEM Parti bunu hâlâ yapabilir. Dünkü ziyaret büyük ihtimalle daha önceden planlanmış bir ziyaretti, belki bu çerçevede düşünülemez. Ama bir şeylerin ihmal edildiğini DEM Partililer de yavaş yavaş idrak etmeye başlıyor. DEM Parti iki işi aynı anda yapabilir. Bisiklet sürerken sakız da çiğneyebilir. Silahsızlanma sürecini yürütürken Türkiye’deki demokratikleşme mücadelesine de katılabilir. Hatta katılması gerekir, bu biraz kaçınılmaz. Çünkü gördüğümüz kadarıyla DEM Parti’nin çekildiği bir demokratikleşme mücadelesi, son birkaç aydır tanık olduğumuz üzere İYİ Parti-Yeni Parti yakınlaşmasına alan açıyor. Takdir edersiniz ki bu da Türkiye’deki demokratikleşme mücadelesine katkı verecek bir dinamik değil.

DEM Parti’nin Türkiye’de demokrasi mücadelesini yürütenlerin perspektifinden bakıldığında, silahlı mücadeleyle olan belirsiz temasından ötürü bir tür lanetlenmiş tarafı var. Ama öte yandan bu işin entelektüel ve siyasi öncülüğünü de yapabilir. Türkiye’deki otoriterleşme, tek adam rejimi, kuvvetler ayrılığının ortadan kalkması, liyakatsizlik, bütün bunlar Yeni Parti’ye ya da İYİ Parti’ye bırakılacak mevzular değil. Nasıl Kürt meselesi yalnızca DEM Parti’ye bırakılmaması gereken bir mevzuysa ve Yeni Parti’nin de bunu üstlenmesi gerekiyorsa, DEM Parti’nin de Türkiye’nin demokratikleşme meselesini üstlenmesi gerekiyor. Hatta mizacı, tabiatı ve 30 yıllık geleneği itibarıyla bunu en layıkıyla yapacak parti de aslında DEM Parti. O itibarla ikisi birden yapılabilir.

“Yeni Partililer bir açıdan yüklerinden kurtulmuşa benziyor”

Fakat tablonun Yeni Parti açısından öbür yanı da var. Özellikle henüz CHP’deyken Özgür Özel kadrosunun ilk zamanlarda sürece söylemsel olarak da verdiği destek şu anda pek görünür değil. O cenah da en azından fiilen çekilmiş gibi görünüyor.

Haklısın ve bu konuda artık endişelenmeye başlamak gerekir. Burada oluşan tereddüt manzarasının arkasında kısmen iktidarın Yeni Parti üzerinde uyguladığı baskı var. Kısmen de DEM Parti’nin, Kürt siyasetinin bu baskıya beklenen sertlikte itiraz etmemesi var. Bir kısmı da şununla ilgili: CHP’den ayrışmış Yeni Parti, özellikle belediyeler üzerinden kendine yönelen kampanyayla baş edemeyeceği anlaşılınca, kitlelerde Türkiye’nin geleceğinde pek söz sahibi olamayacak bir parti gibi görülmeye başladı. Bu bir açıdan Yeni Partilileri rahatlatmış durumda. Böyle bir partinin Kürtlerle ya da muhafazakârlarla temas etmesine gerek yok. Böyle bir parti en kolay ne yapabilir? İYİ Parti ve Zafer Partisi ile birlikte bir iş yapabilir. Yani Yeni Partililer bir açıdan yüklerinden kurtulmuşa benziyor. Bu, Türkiye’nin özgürlüğü ve selameti açısından iyi bir manzara değil, ama Yeni Partililer için daha rahat bir manzara.

Bu durumdan çıkışın bir yolu DEM Parti’nin demokratikleşme mücadelesine enerji katmasıysa, diğeri de Yeni Parti’nin bu meseleye bakışıyla ilgili. Özgür Özel’in bu meseleye dair konuşmalarına her baktığımda gördüğüm halet-i ruhiye şu: Sanki çözüm süreci ya da Kürt meselesi DEM Parti ile AK Parti arasında bir meseleymiş ve Yeni Parti’yi ilgilendirmiyormuş gibi. Kendini dışarıdan ya desteklemesi ya da karşı çıkması gereken bir aktör olarak konumlandırıyor. Oysa Yeni Parti Türkiye’yi yönetmeye adaysa, önümüzdeki dönemde Türkiye’yi yönetecekse, Yeni Parti’nin ve cumhurbaşkanı adayının bu meselede daha etraflı bir programı olması gerekmez mi? Komisyon kurulurken Meclis’e sundukları 20-30 maddelik teklif gerçekten çok garip bir teklifti. Kürt meselesinin esasıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan, meselenin anlaşıldığını göstermeyen bir teklifle geldiler.

Herhalde Yeni Partililerin bilinçdışı şöyle çalışıyor: “Bu bir devlet projesi, devlet de şu anda AK Parti ile MHP. Onlara bırakalım.” Ama sizin de devleti yönetebilecek bir aktör olduğunuzu göstermeniz gerekiyor. Bunun yolu da bu alanlarda maharet sergilemekten geçiyor. Yeni Parti’nin süreçle, bölgeyle, Kürt meselesinin 20 sene sonrasıyla ilgili projeksiyonu nedir? Bunlar hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Onlar da bilmiyor.

“Kendi derdinin peşine düşmüş bir DEM Parti manzarası oluştu”

DEM Parti Yeni Parti’yi platformda tutmak için daha fazla çaba sarf edebilirdi. Yanılıyor muyum?

Aslında DEM Parti işin teorisini bildiğini gösteriyor. 15-20 senedir neredeyse üçüncü yol siyasetini dile getiriyor. DEM Parti’nin ve Kürtlerin gerçekten bir üçüncü yol siyasetine ihtiyacı var. Bunu defalarca yazdım, söyledim. Şöyle bir Türkiye Kürtler ve DEM için iyi değil: Yeni Parti’yi ezerek, Kürtlerle ittifak halinde iktidarını devam ettirmiş bir Cumhur İttifakı. Ama sürecin çökmesine bağlı olarak güçlenmiş ve iktidara gelmiş ya da iktidarı zorlamaya başlamış bir İYİ Parti-Yeni Parti ittifakı da Kürtlerin lehine değil. Dolayısıyla DEM Parti’nin bu ikisinin de oluşmasına hizmet etmeyecek tarzda çalışması gerekiyor. Bunun yolu da kendini güçlü tutmaktan ve iki taraf arasında gerçekten ayrı bir yerde konumlanmaktan geçiyor. Kabul edelim ki son iki sene, belki DEM Partililerin niyeti bu olmasa da, demokrasi mücadelesinden biraz uzaklaşmış ve Cumhur İttifakı ile kendi derdinin peşine düşmüş bir DEM Parti manzarası oluştu. Bu manzara, silahsızlanma meselesine aşırı yatırım yapmaktan ya da bütün gövdesiyle o işin içine girmiş olmaktan kaynaklandı.

Ya da belki bu sürecin herkes açısından hayati olduğunu söylemek ve bu konuda ikna etmek de siyasetin bir parçası. Neden bu kadar ağırlık verdiğini anlatmak da bir yöntem olabilir. Bütün gövdeni bu sürece yatırıyorsan, bunun neden bu kadar hayati olduğunu da anlatabilmen lazım ki “Bizi terk ettiler, muhalefet sahasında değiller” gibi bir karşı propagandayla karşı karşıya kalmayasın.

Kesinlikle. Bizim bilmediğimiz eminim bir sürü temas vardır. Bence bütün bunlar iktidara da anlatılabilir. Mehmet Uçum gibilerine gidip şunu anlatmak zor olmasa gerek: “Sizin dediğiniz gibi hareket edersek zayıflarız. Uzun vadede zayıflamamızı istiyorsanız, bu zaten bizim kabul edeceğimiz bir şey değil. Üstelik DEM Parti siyasetinin aşırı zayıflaması sürecin de lehine olmaz.” Herhalde bu meseleler iktidardaki muhataplara bugüne kadar anlatılıyordur. Bizim aklımız ne kadar eriyorsa onların da aklı o kadar eriyordur. Ama büyük ihtimalle iktidar cenahında bu türden analizlere ya da taleplere pek prim verilmiyor ve bugün yaşadığımız da bunun bir sonucu gibi geliyor bana. Ana mesele bence şu: DEM Parti, bu işi Cumhur İttifakı ile çözmüş olarak da bu işin içinden çıkamaz. Yani otoriter rejim değişmeden bu işten çıkamaz. Ama İYİ Parti’nin, Yeni Parti’nin, Zafer Partisi’nin güçlendiği bir Türkiye’de de çıkamaz. Dolayısıyla bu iki manzaranın da oluşmamasına dikkat etmesi gerekiyor.

“Süreç var ama yok” 

Son bir şey sormak istiyorum. Siz de çok işaret ettiniz: İktidarın bir tür seçim atmosferinde bu süreci mevcut haliyle tutamayacağı, ya ileri ya geri birtakım adımlar atması gerektiği aşikâr. İktidarın rasyonel bir akılla hareket edip etmemesinden bağımsız olarak, AKP’nin seçim stratejisi açısından hangi yönde adım atması daha rasyonel görünüyor? Süreci ilerletmek mi, yoksa sürüncemede bırakmak mı?

Cumhur İttifakı, AK Parti çok zor bir durumda. Kürt meselesi dışında Türkiye’nin diğer alanlarında acayip zorlanıyor. Özellikle ekonomide ve son fon soygununda gördüğümüz üzere büyük zorluklar içinde. Bu zorlukların yarattığı durumu nötralize etmenin yolu süreci bir anda ilerletmekten, hızlandırmaktan mı geçiyor? Onun yaratacağı komplikasyonlarla baş edebilir mi? Yoksa sürüncemede bırakmak, “süreç var ama yok” manzarasını seçime kadar sürdürmek mi daha iyi? Bu konularda karar vermek zor. Benim gördüğüm kadarıyla AK Partililer de burada karar almakta çok zorlanıyor.

Hemen hepimizin aklına gelebilecek ilk tedbirler ne olabilir? Bir an önce militanların dönmesini sağlayacak bir atmosfer yaratmaya çalışmak. Bunun için de Demirtaş gibi en azından siyasileri bırakmak, kayyum atanmış yerlerde belediye başkanlarını görevlerine iade etmek. Ama bunları yaptığınızda AK Partililer de o kadar rahat değil. Bunlar Kürtlerde bir rahatlama yaratır, ama bir yandan İYİ Parti ve Zafer Partisi cephesinde neye yol açar? Öbür tarafta, bunlar üzerinden güçlenmiş, dirilmiş bir Kürt siyaseti AK Parti açısından, Cumhur İttifakı’nın geleceği açısından ne türden sonuçlar doğurur? Bunlar belirsiz ve bu belirsizlikler bence AK Parti’yi net adımlar atmaktan alıkoyuyor.

Aslında merkezi meselemiz şu: Türkiye bu rejimle ne Kürt meselesini ne de Kürt meselesiyle uğraşırken ortaya çıkan, ekonomi gibi alanlardaki yan arızaları halledebiliyor. Bu çok belli. Dolayısıyla ana çözüm, esas olarak bu rejimi bir şekilde tadil etmek, değiştirmek. Ama bu da AK Parti’nin, Erdoğan’ın işine gelen bir şey değil. Dolayısıyla ikisini de yapmayarak kendilerince arada bir yol izlemeye çalışıyorlar ve tabii ki zorlanıyorlar. Zorlanacaklar da.

“AK Parti seçimlere kadar şantaj unsurlarını elinde tutmak istiyor”

Selahattin Demirtaş örneğini verdiniz. Bu, tabanda AKP’ye belki oy kaybettirmeyecek ama süreç açısından çok önemli bir ivme kazandıracak bir adım. Üstelik Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden Anayasa Mahkemesi’ne kadar bütün kararlar ortada. Tırnak içinde söylüyorum, maliyeti yok, aksine mecburiyeti var. PKK’lilerin gelişini, o seremoniyi, Öcalan’ın pozisyonunun netleşmesini bir kenara bırakalım. Demirtaş ve arkadaşları konusunda bile neden adım atılmıyor?

Aklıma iki basit sebep geliyor. Birincisi, dışarı çıkmış bir Demirtaş’ın siyaseten devşireceği gücün Cumhur İttifakı’nın lehine mi aleyhine mi olacağı kestirilemiyor olsa gerek. Esas mesele bununla ilgili gibi görünüyor. İkincisi, galiba AK Parti seçimlere kadar bütün şantaj unsurlarını elinde tutmak istiyor. Kendini çok sıkışmış bulduğu yerlerde belki bu türden adımları atmak isteyecektir.

Serbest bırakılmış bir Demirtaş, Kürt siyasetinde çok yüksek bir moral yaratabilir. Bu da cumhurbaşkanlığı seçimleri açısından olmasa bile parlamento seçimleri açısından Cumhur İttifakı’nın arzu etmediği bir manzaraya yol açabilir. Zaten parlamentoda çoğunluğu elde etmesi zor görünen bir Cumhur İttifakı var. Demirtaş’ın serbest bırakılmasıyla moral bulmuş bir Kürt siyaseti bölgede bu manzarayı daha da pekiştirebilir ve bir sonraki seçimlerde Cumhur İttifakı’nı iyice azınlık durumuna itebilir. Herhalde bu türden tereddütlerle ilgili olsa gerek. Ama dediğim gibi, AK Parti bu türden büyük cevizleri sona saklıyor da olabilir. Daha sıkıştığı yerlerde belki bu adımları atacaktır.

“Süreç sürecek ama sündürülecek”

Şöyle karamsar bir genellemeyle bitirmemiz doğru olur mu: Seçime kadar iktidardan sürece ciddi bir ivme kazandıracak bir adım beklememek gerekiyor?

Bir süredir şöyle bir ifade kullanıyorum: Süreç sürecek ama sündürülecek. Sürmesi kaçınılmaz. Fakat AK Parti’nin yordamına baktığımızda, sündürülmesi de biraz kaçınılmaz görünüyor. Yani süreç sürecek, ama AK Parti de elinden geldiğince sündürecek. Seçimlere kadar böyle ilerleyeceğiz gibi görünüyor. Dolayısıyla aslında sündürülmesine mâni olacak bir muhalefet gerekiyor. Burada hem Kürt muhalefetinin hem de tabii ki Yeni Parti’nin sorumluluğu var. Bu ilişkinin belki gerçek bir muhalefete dönüşerek iktidarı adım atmaya zorlaması gerekecek. Duran Kalkan’ın mülakatıyla başlamıştık, o da benzer bir vurgu yapıyor: Muhalefetin iktidarı adım atmaya zorlaması gerekiyor. Ama araçlar ortada, ne denir? Silahların eşitliği vaziyeti ortada ve bu biraz zor görünüyor.