Öcalan’ın etkisi nereden geliyor?

Akademisyen Joost Jongerden, “Öcalan’ın etkisi, yalnızca bir lider olarak kişisel otoritesinden ibaret bir mesele değil.” diyor.
Kaynak: Medya Kitapevi

Kürt hareketi, PKK ve Abdullah Öcalan üzerine uzun yıllardır çalışan Jongerden, Hollanda’daki Wageningen Üniversitesi’nde Kırsal Sosyoloji doçenti. Çalışmaları Kürdistan’da zorunlu göç, mülksüzleştirme, kırsal dönüşüm ve siyasi çatışma süreçlerine odaklanıyor. Michael Gunter ile birlikte kaleme aldığı “Abdullah Öcalan and the Making of the PKK: A Political Biography” ise Öcalan ile PKK arasındaki ilişkinin tarihsel ve düşünsel dönüşümünü ele alıyor.

Jongerden’le Öcalan’ın süren etkisini, PKK’nin geçirdiği dönüşümü, “demokratik entegrasyon” fikrini, devlet ile öz-örgütlenme arasındaki gerilimi ve Türkiye’de başlayan yeni sürecin neden bugün ortaya çıktığını konuştuk.

Michael Gunter ile birlikte yazdığınız Abdullah Öcalan and the Making of the PKK: A Political Biography yakında yayımlanacak. Geçtiğimiz günlerde kitap için, “Son gelişmeler düşünüldüğünde aslında bir tarih kitabı yazmış olduk” dediniz. Kitabı Türkiye’deki yeni süreç başlamadan önce mi yazmaya başladınız? Yaşananlar kitabı ne ölçüde değiştirdi?

Kitap, hem Michael’ın hem de benim önceki çalışmalarımıza dayanıyor. Abdullah Öcalan’ın siyasi düşüncesinin evrimini, PKK’nin tarihini ve Türkiye’deki Kürt sorununa barışçıl ve adil bir çözüm bulma yönündeki çeşitli girişimleri izliyor. Yalnızca Kürt haklarının değil, Kürtlerin varlığının bizzat inkârının da Öcalan’ın fikirlerini ve PKK’nin ortaya çıkışını nasıl şekillendirdiğini tartışıyor. Bunu 1970’lerin siyasi ortamıyla birlikte ele alıyor. Devlet ile Kürt hareketi arasında siyasi bir çözüme ulaşmak amacıyla yürütülen görüşmelere, Öcalan’ın yeni bir siyasi yol açma girişimlerine ve Kürt sorununu öncelikle bir güvenlik meselesi olarak ele almanın şiddeti nasıl yeniden ürettiğine de geniş yer ayırıyor.

Kitabı klasik bir biyografi olarak değil, Öcalan ile PKK’nin hikâyesini birlikte ele alan bir duografi olarak tanımlıyorsunuz. Neden böyle bir yöntem seçtiniz? Bu kitap mevcut Öcalan ve PKK literatürüne ne ekliyor?

Kitabın girişinde de yazdığımız gibi, Öcalan’ın siyasi hayatını izliyoruz. Onu şekillendiren ve onun da karşılığında şekillendirdiği siyasi ve toplumsal dünyalara; içinde yer aldığı ve oluşumuna katkıda bulunduğu devrimci ağlara; fikirlerini etkileyen entelektüel çizgilere ve onun fikirlerinin Kürt hareketini nasıl etkilediğine bakıyoruz. Geleneksel anlamda, Öcalan’ı bir birey olarak ya da özel hayatının ayrıntılarını merkeze alan bir biyografi yazmadık. Kitap, bir siyasi lider ve düşünürle bir hareket arasındaki ilişkiyi ve her ikisinin zaman içinde nasıl değiştiğini incelediği için bir duografi.

Duografinin ikinci bir anlamı daha var. Kitap, uzun yıllardır Abdullah Öcalan, PKK ve daha geniş anlamda Kürt sorunu üzerine araştırma yapan, yazan ve konuşan iki akademisyenin ortak çalışması. Aynı sorularla uzun süredir ilgileniyor olsak da farklı akademik alanlardan geliyoruz; farklı yöntemler ve bakış açıları getiriyoruz. Bu anlamda kitap, iki yaklaşımı ve bakış açısını tek bir eserde buluşturan bir duografi aynı zamanda.

Kitabın tanıtımında uzun yıllara yayılan saha çalışması, arşiv araştırması ve doğrudan temaslardan söz ediliyor. Siz de daha önce, PKK’yi kendi sözleri ve kendi bakış açısı üzerinden anlamaya çalışmanızın örgütün resmî çizgisini meşrulaştırmaya fazla yaklaştığı yönünde eleştiriler aldığınızı yazmıştınız. Bu kitapta hareketi kendi perspektifinden anlamak ile eleştirel mesafeyi korumak arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz?

Bu eleştiri iki mesele etrafında ele alınabilir: Anlama ve yanlılık. Önce anlama meselesinden başlayayım. PKK’ye ilgim, zorla boşaltılmış köylere geri dönmek isteyen insanlar üzerine araştırma yaparken başladı. Araştırmaya katılanların çoğu köylülerdi ve PKK’den hiç de küçümseyici bir dille söz etmiyorlardı. Tam da o dönemde Öcalan ve PKK derin bir ideolojik ve siyasi dönüşümden geçiyordu. Ulusal kurtuluşu devlet kurmaktan bağımsız biçimde, toplumsal öz-örgütlenme çerçevesinde düşünmeye başlamışlardı. Bir konferansta bunları tartışırken insanlar bana sanki “Bunu nasıl ciddiye alabilirsin?” der gibi kuşkuyla bakıyordu. Oysa ben ciddiye aldım; hareket içinde faal olan ve pratiklerini buna göre şekillendiren insanlar da ciddiye alıyordu.

“Making Sense” (Anlam Vermek) başlıklı makalemde bu meseleyi ele alıyorum ve sosyolog Howard Becker’ın çalışmalarına başvuruyorum. Becker’dan öğrendiğim şey şuydu: Bir şey bize anlaşılmaz görünüyorsa, bunun nedeni onu anlamıyor oluşumuzdur. İnsanlar için nasıl anlam kazandığını öğrenmemiz gerekir. Sonuçta rasyonellik bakış açısına bağlı olarak şekillenir. Benim için anlamak, insanların kendilerini, eylemlerini ve etraflarındaki dünyayı nasıl kavradıklarını ciddiyetle dinlemek demektir. Başka bir ifadeyle, onların bakış açısını bir bakış açısı olarak anlamaktır. Bir araştırmacının başlıca görevlerinden biri budur.

Diğer mesele ise yanlılık. “Making Sense” makalesinde, yine Becker’a atıfla, araştırmacıların güvenilir sayılmayan aktörlerin seslerini ciddiye aldıkları için yanlılıkla suçlanabileceklerini savunuyorum. Çünkü mevcut düzenin “dışında” konumlandırılan bir aktörün bakış açısını tartışmaya başladığımızda bu suçlamalara açık hâle geliriz. Becker’ın da savunduğu gibi, resmî otoritelerin açıklamalarına öncelik vermediğimizde suçlamalar daha da güçlenir. Böylece kimin sesinin meşru kabul edildiğine ilişkin bir hiyerarşi ortaya çıkar: Yetkililere ve yerleşik kurumlara zımnen güvenilirlik tanınırken, militanların bakış açılarını ciddiye almak daha kolay biçimde taraflılığın kanıtı sayılır. Oysa bu asimetrinin kendisi de normatif bir yargıdır. Bazı sesleri doğal olarak güvenilir ve meşru kabul ederken diğerlerini doğası gereği şüpheli sayar. Ayrıca nesnel bir konumun mümkün olduğunu düşünmüyorum. Her araştırma belirli bir konumdan yapılır. Kendi konumumu açıkça ortaya koydum: Hareketi, kendini anladığı gibi anlamak. Başkaları da başka konumlardan yazabilir.

Öcalan’ın etkisi 

Öcalan 1999’dan beri cezaevinde. 2025’te yaptığı çağrının ardından PKK kongresini toplayarak örgütsel yapısını feshetme ve silahlı mücadeleyi sona erdirme kararı aldı. Çeyrek asrı aşan bir hapis döneminden sonra Öcalan’ın bu kadar belirleyici kalmasını nasıl açıklıyorsunuz?

Bu konuda söylenecek çok şey var ama üç noktaya değineyim. Birincisi, Öcalan’ın düşüncesi hareket içinde sürekli bir tartışma ve çekişme konusu olmuştur. 2000-2004 döneminde PKK, onun yeni ideolojik yönelimini destekleyenlerle reddedenler arasında ciddi biçimde bölünmüştü. Yeni yönelim, amacın devlet iktidarını kurmak ya da ele geçirmek değil; öz-örgütlenme ve öz-yönetim kapasitelerini geliştirerek toplumsal güçlenmeyi sağlamak olduğu fikrine dayanıyordu. Çok sayıda tecrübeli lider ve önemli sayıda militan PKK’den ayrıldı ve sonunda başarısız olan yeni bir parti kurdu.
Bugün de Öcalan’ın demokratik entegrasyon fikirleri tartışılıyor ve sorgulanıyor. Onun etkisini yalnızca sorgulanmayan bir otorite üzerinden anlamamak gerekir.

İkincisi, Öcalan ve PKK, 1993’teki ilk ateşkesten bu yana Kürt sorununa barışçıl bir çözüm arayışı içinde oldular. Bunu yaparken, İrfan Aktan’ın isabetli tabiriyle, ilkelerde katı, yöntemde esnek davrandılar. İlkeler konusunda kararlı olmak, milliyetçiliği siyasetin düzenleyici ilkesi olarak reddetmek ve kendi kaderini tayin hakkı fikrine bağlı kalmak anlamına geliyor. Yöntemde esnek olmak ise ister şiddet içeren ister şiddet içermeyen olsun, tek bir mücadele biçimini vazgeçilmez görmemek ve yeni yollara girmeye hazır olmak demek. Sanırım bu, araç ve yöntemlerdeki böylesine köklü bir değişimin temel siyasi ilkelerle nasıl tutarlı biçimde sunulup anlaşılabildiğini açıklıyor.

Üçüncüsü, PKK’nin yoğunlaşmak diye adlandırdığı şeyle ilgili. Burada kastedilen, süreklilik taşıyan bir ideolojik angajman süreci: Okumak, tartışmak, üzerine düşünmek, sonra yeniden okumak ve yeniden tartışmak. Öcalan’ın yazıları bu sürecin merkezinde kalmayı sürdürdü. Onun etkisi yalnızca bir lider olarak kişisel otoritesinden ibaret değil. Fikirleri hareket içinde okunuyor, tartışılıyor, yorumlanıyor, sorgulanıyor ve yeniden okunuyor. Etkisi de bu siyasi ve entelektüel pratik aracılığıyla sürekli yeniden üretiliyor. Başka bir deyişle hareket, eğitim yoluyla Öcalan’ın geliştirdiği siyasi fikirlerle yoğun biçimde ilişki kurmayı sürdürüyor.

2015’te sizinle yapılan bir söyleşide, Öcalan’ın hareket içindeki güçlü konumu ile “aşağıdan demokrasi” fikri arasındaki ilişkiye değinmiştiniz. Son süreçte de Öcalan’ın çağrılarının hareketin önemli kararlarında etkili olduğunu görüyoruz. Sizce Öcalan’ın bu güçlü etkisi ile aşağıdan örgütlenme fikri arasında nasıl bir denge kuruluyor?

Ben çalışmalarımda bu ikisi arasındaki diyalektik ilişkiye dikkat çektim. Bir yanda otorite, öte yanda tabandan örgütlenme var. Öcalan’ın düşüncesi taban örgütlerini güçlendiriyor; bu örgütler de kendi bağımsızlıklarını onun düşüncesine dayandırıyor.

Devlet ile öz-örgütlenme arasındaki gerilim

PKK, bağımsız Kürdistan hedefinden demokratik özerklik ve demokratik konfederalizm fikrine uzanan büyük bir dönüşüm yaşadı. Öcalan 27 Şubat 2025’te federasyon ve idari özerklik gibi modellerin de artık çözüm olmadığını söyledi ve demokratik entegrasyon fikrini ortaya koydu.  Siz, “demokratik entegrasyonu” bu düşünsel çizginin devamı olarak yorumluyorsunuz. Ancak burada bir gerilim yok mu? Ulus-devlet çözüm olarak reddedilirken, Kürtlerin geleceği yine mevcut ulus-devletlerin sınırları içinde ve bu devletlerin demokratikleşmesine bağlı olarak aranıyor. Bu durumda Kürtlerin siyasi statüsü ve kendi kendini yönetmesi somut olarak ne anlama geliyor?

Öcalan son yirmi yılda “demokratik özerklik” ve “demokratik konfederalizm” gibi kavramlar geliştirdi. Demokratik özerklik kolektif karar alma hakkına, demokratik konfederalizm ise toplum genelinde örgütlenmiş öz-yönetimli meclis ağlarına gönderme yapıyor. Her iki kavram da demokratik ifade ve eylem için siyasi alan açmayı hedefleyen “demokratik cumhuriyet” fikriyle bağlantılıydı. Öcalan’ın daha yakın dönemde geliştirdiği demokratik entegrasyon kavramı ise demokratik özerklik, demokratik konfederalizm ve demokratik cumhuriyetten oluşan bu üçlüyü bir araya getiriyor. Demokratik entegrasyon, halkların kendilerini kolektif olarak ifade edebildiği ve özerk biçimde örgütlenebildiği açık bir siyasi alan gerektiriyor.

Öcalan, 2000 sonrası çalışmalarında devlet ile toplumsal örgütlenme ya da öz-örgütlenme biçimleri arasındaki sürekli çatışmayı merkeze alan genel bir tarih teorisi ortaya koyuyor. Mevcut barış süreciyle bağlantılı olarak 2026’da yayımlanan Manifesto’da da bu meseleye yeniden dönüyor. Öcalan’a göre devlet, iktidarı merkezileştiren ve cinsiyet, ekonomi ve siyaset ilişkilerinde hiyerarşiler üreten merkezi bir kurumdur. Söz konusu hiyerarşiler sırasıyla erkek egemenliği, sınıfsal eşitsizlik ve siyasal tabiiyet biçiminde ortaya çıkar. Modern ulus-devlet ise aynı zamanda bir homojenleştirme mekanizması olarak işler; çoğul kimlikleri tek bir ulusal kimlik içinde eritmeye çalışır. Öcalan’a göre özgürlük ya da kendi kaderini tayin, devlet içinde değil, demokratik biçimde örgütlenen siyasal yaşam alanlarında mümkün olabilir. Kürt sorununa yaklaşımı da buradan hareket ediyor: Öz-örgütlenmenin ve öz-ifadenin mümkün olduğu koşulları yaratmak. Temel önerme şu: Toplum güçlendikçe ve kendi kendini örgütledikçe devlet de kademeli olarak dönüşebilir; merkezi ve hiyerarşik siyasi otorite biçimlerinin yerini demokratik öz-yönetime dayanan yeni kurumsal düzenlemeler alabilir. Demokratik entegrasyon, bu anlamda, ne mevcut düzene katılım ne de yalnızca reform anlamına geliyor. Önerilen şey, özerk toplumsal ve siyasi örgütlenme biçimlerinin mevcut devlet yapılarının yanında gelişmesi, onları sınırlaması ve nihayetinde dönüştürmesidir. 

Ancak bu siyasi vizyon iki yönlü bir meydan okumayla karşı karşıya. Bir yandan, Kürt sorununu milliyetçi ve şiddet içeren yöntemlerle ele almayı sürdüren bir devlet, şiddetin siyasi eylemin az sayıdaki mevcut biçimlerinden biri hâline geldiği koşulları yeniden üretir. Öte yandan, PKK’nin feshedilmesi ve yeni bir siyaset çağrısı ancak demokratik öz-örgütlenme biçimleri uygulanabilir ve kalıcı alternatiflere dönüşürse başarılı olabilir. Demokratik entegrasyonun ortaya koyduğu soru yalnızca silahlı bir hareketin silahlara veda edip edemeyeceği değil; demokratik öz-örgütlenmenin kalıcı kurumsal biçimler kazanabileceği bir siyasi alanın yaratılıp yaratılamayacağıdır.

Demokratik entegrasyonun işleyebilmesi için devletin de demokratikleşmesi gerekmiyor mu? Devlet bu yönde adım atmazsa bu model neye dayanacak?

Buradaki anahtar kelime demokratikleşmedir. Öcalan’ın savunduğu görüşe göre silahsızlanma, siyasi çekişmeyi silahlı çatışmadan uzaklaştırarak demokratikleşme olanaklarını genişletebilir. Elbette demokratikleşmenin kendiliğinden gerçekleşeceği düşünülmüyor. Silahsızlanmanın, demokratikleşme mücadelesinin sürdürülebileceği siyasi bir alan açması bekleniyor. Demokratik entegrasyonun işlemesi de iki şeye bağlı: Toplumun özerk biçimde örgütlenebilme kapasitesine ve güvenlikçi, militarist yaklaşımlardan uzaklaşmaya hazır bir devlete.

Neden şimdi?

PKK’nin silahlı mücadeleyi sona erdirme ve kendini feshetme kararı ile Türkiye’de başlayan yeni süreç neden bu dönemde ortaya çıktı? Bu süreci esas olarak Türkiye’deki iç dinamiklerle mi, yoksa Kürt meselesinin bölgesel seyri ve Ortadoğu’daki değişen siyasal dengelerle birlikte mi değerlendirmek gerekir?

PKK’nin silahlı mücadeleyi sona erdirme ve kendini feshetme kararının neden tam da bu dönemde ortaya çıktığına ilişkin çeşitli açıklamalar dile getirildi. Bazıları savaşın değişen karakterine ve yeni askerî teknolojilerin klasik gerilla savaşını giderek zorlaştırdığına, hatta imkânsız hâle getirdiğine dikkat çekiyor. Bununla birlikte gerilla hareketleri, silahlı mücadelenin değişen koşullarına uyum sağlamakta zorlansalar da kendilerini yeniden şekillendirebildiklerini gösterdiler. Başkaları ise bölgedeki jeopolitik dönüşümlere işaret ediyor: İsrail’in, uluslararası kuruluşların soykırım ya da makul bir soykırım vakası olarak nitelendirdiği eylemler üzerinden Filistin’de sahada yeni bir gerçeklik dayatma girişimi; Suriye, Lübnan ve İran’a yönelik müdahaleler; ABD’nin İran’a müdahalesi; Suriye’de yaşanan rejim değişikliği ve Bağdat’taki merkezi hükümet karşısındaki konumu zayıflamış görünen, derin biçimde bölünmüş Irak Kürdistan Bölgesi. Geniş bir istikrarsızlık ve güvensizlik ortamının Türkiye’deki Kürt sorununa siyasi çözüm için yeni imkânlar yarattığı söyleniyor.

Bütün bunlar doğru olabilir. Ancak siyasi çözüm arayışının otuz yılı aşkın bir geçmişi olduğunu da unutmamak gerekir. 1993’teki ilk ateşkesi başka ateşkesler izledi. 2000’lerin başında örtük pazarlıklar yürütüldü; 2009-2011 arasında Oslo’da PKK ile Türkiye arasında doğrudan temaslar gerçekleşti. Ardından, genel olarak İmralı merkezli süreç diye anılan Öcalan’la görüşmeler geldi ve bu süreç 2015’te çöktü. Bildiğimiz kadarıyla yeni süreç 2023’te başladı, ancak öncesinde de birkaç tur görüşme yapılmış olmalı. Silahlı mücadeleyi sona erdirmeye yönelik adımlar da daha önce atılmıştı. 2015’in başında PKK böyle bir adımı ilan etmek üzere bir kongre toplamayı planlıyordu; Türkiye’nin askerî operasyonları yeniden başlatmasıyla bu süreç kesintiye uğradı.

Ne siyasi çözüm arayışı ne de PKK’nin silahlara veda etme ihtimali yeni. Böyle bir sürecin geçmişte başarıya ulaşması için de bugün olduğu kadar güçlü nedenler vardı. Bana göre kilit mesele hep aynıydı ve hâlâ da öyle: Türkiye’yi etno-milliyetçi bir devletten, burada yaşayan bütün halklar ve topluluklar için bir yurt olabilecek demokratik bir cumhuriyete dönüştürecek siyasi iradenin ortaya konup konmayacağı.

Sizce bundan sonra ne olması gerekiyor? Anadilde eğitimden yerel yönetimlere, anayasal tanınmadan siyasi tutukluların ve Öcalan’ın durumuna kadar gerçek anlamda bir barış sürecinden söz etmek için hangi adımlar atılmalı?  

Türk devleti ile Kürt hareketi, Kürt sorunu konusunda birbirinden temelde farklı bakış açılarına sahip. Türk devleti açısından mesele büyük ölçüde “terör” ve “silah” çerçevesinde tanımlanıyor. PKK ve daha geniş anlamda Kürt hareketi ise silahlı mücadelenin sorunun kökeni değil, daha derin yapısal ve siyasi adaletsizliklerin bir belirtisi olduğunu savunuyor. Kürt hareketinin bakış açısından, Kürt sorununu ele almak silahsızlanmanın çok ötesinde adımlar gerektiriyor. Bunun için siyasi tutukluların serbest bırakılması, dağdaki insanların Türkiye’de siyasi yaşama dönebilecekleri koşulların oluşturulması, Kürtçenin en azından Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde Türkçenin yanı sıra resmî dil olarak tanınması, anadilde eğitim hakkının güvence altına alınması ve seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyum atanması uygulamasına son verilmesi gerekiyor.

Ancak mesele belirli bir reform paketinin de ötesinde geçiyor. Özünde siyasi düzenin kendisini dönüştürme sorunu var: Öz-örgütlenmenin ve siyasi olarak eylemde bulunma hakkının meşru ve kalıcı bir kurumsal ifade kazanabileceği demokratik bir cumhuriyet yaratmak.

Son olarak, bazı akademisyen ve gazetecilerin Abdullah Öcalan ile görüşmek için girişimlerde bulunduğu kamuoyuna yansıdı. Öcalan’ın düşünsel yolculuğu ve Kürt hareketinin dönüşümü üzerine uzun yıllardır çalışan bir araştırmacı olarak, siz de böyle bir görüşme yapmak ister miydiniz? Bu imkânınız olsaydı, bugünü ve geleceği daha iyi anlamak için Öcalan’a hangi soruları yöneltmeyi önemli bulurdunuz?

Sorulacak çok soru var, ama kendimi iki genel soruyla sınırlayayım: Biri sürece, diğeri geleceğe dair. 

Sürece ilişkin şu sorum olurdu. Adil bir barışı hedefleyen süreç, silahlı ayaklanmayı sona erdirirken demokratik siyasi eyleme de alan açmayı amaçlar. Fakat altında yatan siyasi nedenlere dokunmadan yalnızca ayaklanmayı sona erdirmeye yönelirse, bir tür karşı-ayaklanma stratejisine dönüşme riski taşır. Özellikle bu nedenler güvenlikçileştirmenin örtüsü altında bastırılırsa söz konusu risk daha da belirginleşir. Mevcut süreçte böyle bir risk görüyor musunuz? Bunun önüne geçmek, Kürt meselesinin temelindeki siyasi nedenlerin gerçekten ele alınmasını ve demokratik bir cumhuriyetin gerçek bir olasılığa dönüşmesini sağlamak için ne gerekir?

İkinci sorum bununla bağlantılı ama daha kısa: Yeni bir anayasa hazırlandığında, o anayasanın başlangıç bölümünde ne yazılmasını isterdiniz?

Joost Jongerden kimdir?

Joost Jongerden, Hollanda’daki Wageningen Üniversitesi Kırsal Sosyoloji Grubu’nda doçent olarak görev yapıyor. Kırsal sosyoloji eğitimi alan Jongerden, çalışmalarını sosyal hareketler kuramı, siyaset bilimi ve tarihsel sosyolojiye de taşıyarak disiplinlerarası bir araştırma çizgisi geliştirdi. Kürdistan’da zorunlu göç, kırsal kalkınma, siyasal çatışma ve şiddet üzerine çalıştı. Araştırmalarının merkezinde mülksüzleştirme, yerinden edilme ve çatışma süreçlerinin yanı sıra, insanların kırılgan hâle getirildikleri koşullara yalnızca nasıl tepki verdikleri değil, daha iyi bir gelecek kurma fikrinden hareketle bu koşulları nasıl dönüştürmeye çalıştıkları da yer alıyor. Jongerden bu yaklaşımı “Do-it-Yourself Development”, yani “Kendin Yap Kalkınma” olarak adlandırıyor.