Alevilik, yüzyıllardır farklı coğrafyalarda yaşatılan, kendine özgü değerleri, öğretisi, kültürü ve yaşam anlayışı bulunan bir yol olarak varlığını sürdürüyor. Ancak Aleviliğin ne olduğu, hangi temellere dayandığı ve nasıl yaşanması gerektiği konusunda Alevi toplulukları içinde de farklı yorumlar ve tartışmalar bulunuyor.
Spot YouTube kanalında yayımlanan “Dört Kapı Kırk Makam” programında Kayseri Hacı Bektaş Veli Cemevi Başkanı Abbas Tan ile Aleviliğin temelini oluşturan anlayışları konuştuk. Tan, Aleviliğin yalnızca bir inanç sistemi olarak değil, doğayı ve yaşamı bir bütün olarak ele alan bir yaşam biçimi olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor.
Abbas Tan’a göre Aleviliği anlamanın ilk adımlarından biri, temelindeki varoluş anlayışını kavramaktan geçiyor. Bazı inanç geleneklerinde evreni ve canlıları yoktan var eden bir yaratıcı fikri öne çıkarken, Tan Alevilikte “varlığın birliği” ve “varoluş” anlayışının belirleyici olduğunu söylüyor.
“Alevilikte insan doğaya hükmetmez, doğanın parçasıdır”
Tan’ın aktardığı anlayışa göre insan, doğadan ve evrenden ayrı değildir. İnsan, hayvan, bitki ve diğer tüm canlılar aynı varoluşun parçalarıdır. Varlık yok olmaz; dönüşür, değişir ve başka biçimlerde varlığını sürdürür. Bugün bir canlının bedeninde bulunan unsurlar, zaman içinde başka canlıların ve doğanın döngüsünde yeniden yer alabilir.
Bu bakış açısı, insan ile doğa arasında bir üstünlük ilişkisi kurulmadığı düşüncesine dayanıyor. İnsan doğaya hükmeden bir varlık değil, doğanın bir parçası olarak görülüyor.
Aleviliğin doğaya yaklaşımı aynı zamanda “can” kavramıyla da yakından ilişkili. Cemlerde ve Alevi öğretisinde kullanılan “can” kavramı, yalnızca bireyi değil daha geniş bir eşitlik ve varlık anlayışını da ifade ediyor.
Tan bu nedenle Aleviliği yalnızca ibadet biçimleriyle açıklamanın yeterli olmadığını; inanç, kültür, toplumsal yaşam, ekonomi, siyaset, bilim ve doğayla ilişkiyi kapsayan bütünlüklü bir yaşam anlayışı olarak ele almak gerektiğini söylüyor.
Kâmil insan ve Rıza Şehri
Abbas Tan’ın aktardığına göre Alevilikte yaşamın amacı yalnızca ölümden sonraki bir dünyaya ulaşmak değildir. Temel hedef, doğayı ve canlıları incitmeden yaşamak, insanın kendisini geliştirmesi ve kâmil insan olma yolunda ilerlemesidir.
Bu yolculuğun toplumsal karşılıklarından biri Rıza Şehri anlayışıdır.
Rıza Şehri, insanların birbirleriyle ilişkilerini karşılıklı rıza, adalet, dayanışma ve eşitlik temelinde kurduğu bir yaşam anlayışını ifade eder. Burada kişinin yalnızca kendisi için değil, toplum ve doğayla birlikte iyi bir yaşam kurması önemlidir.
Bu nedenle Alevilikte yolculuk bireysel olduğu kadar toplumsaldır. İnsan kendi davranışlarını sorgularken, içinde yaşadığı toplumla ve doğayla kurduğu ilişkiyi de gözden geçirir.
Dört kapı kırk makam
Alevi öğretisinin en önemli unsurlarından biri olan “Dört kapı kırk makam”, insanın olgunlaşma ve kendisini geliştirme sürecini ifade ediyor.
Tan’ın anlatımına göre bu yolculuk dört temel aşamadan geçiyor: Şeriat, yani din kuralları ve ibadet; tarikat, yani hizmet ve nefisle mücadele; marifet, yani edep ve kendini bilme; hakikat ise tüm canlıları bir görme ve sırra erme aşaması olarak anlatılıyor.
Tan, “Dört kapı kırk makam”ı yalnızca tarihsel bir kavram ya da ritüel olarak değil, bir eğitim sistemi olarak değerlendiriyor. Bu kavramların günümüz koşullarında, kendi özgün bağlamı içinde yeniden ele alınması gerektiğini savunuyor.
Ona göre dört kapı kırk makam yalnızca teorik bilgi edinmek değil; öğrenmek, uygulamak, kendini sorgulamak ve olgunlaşmak anlamına geliyor.
Bu dört aşamayı günümüz eğitim sistemi üzerinden yorumlayarak şu benzetmeyi yapıyor:
Birinci aşama, ilkokul düzeyinde bir eğitim gibi düşünülebilir. Bu aşamada temel değerleri aile öğretir.
İkinci aşama, ortaokul düzeyindeki eğitim gibi insanın yola hazırlanmasını ifade eder. Bu aşamada rehberin rolü öne çıkar.
Üçüncü aşama, lise düzeyinde bir eğitim olarak kişinin kendisini geliştirmesi ve öğrendiklerini uygulaması anlamına gelir. Burada pirin ve cemlerin rolü önemlidir.
Dördüncü aşama ise üniversite düzeyindeki bir olgunlaşmayı, yani hakikat bilgisine ulaşmayı ifade eder. Bu aşamada mürşit önemli bir yere sahiptir.
Rehber, pir ve mürşit
Tan, Alevi öğretisindeki eğitim sürecinde farklı yol önderlerinin farklı sorumluluklar üstlendiğini anlatıyor.
Buna göre rehber, yol gösteren, öğreten ve kişiyi yola hazırlayan kişidir. Özellikle müsahiplik gibi Alevi yolunun önemli aşamalarında rehberin rolü büyüktür.
Pir, yolun uygulamalı eğitimini yürüten, cemleri ve diğer erkânları gerçekleştiren kişi olarak tanımlanıyor.
Mürşit ise yolun daha ileri aşamasındaki bilgiyi ve olgunluğu temsil ediyor.
Tan, mürşidi Alevi yolunun kurallarını yaşamında uygulamaya çalışan ve insan-ı kâmil olma yolunda ilerlemiş kişi olarak tarif ediyor.
Kadın ve erkek değil, “can”
Alevi öğretisinde kadın ve erkeğin eşitliği önemli bir ilke olarak vurgulanıyor.
Tan, cemlerde kadın ve erkek ayrımından çok “can” kavramının esas olduğunu ifade ediyor. Kişinin toplumsal kimliklerini ve farklılıklarını geride bırakarak bir “can” olarak cem meydanına girmesini, Alevi öğretisindeki eşitlik düşüncesinin güçlü ifadelerinden biri olarak değerlendiriyor.
Alevi öğretisinde inanç önderliğinin yalnızca erkeklere ait olmadığının da altını çiziyor. Kadınların da yolun öğreticisi ve hizmet yürütücüsü olarak görev alabildiğini söylüyor.
Müsahiplik: Birlikte yürümenin anlamı
Alevi öğretisinin önemli kavramlarından biri de müsahiplik.
Müsahiplik, kan bağı olmayan ancak yol üzerinde birbirine kardeşlik bağıyla bağlanan iki ailenin, yaşamları boyunca birbirlerine karşı sorumluluk üstlenmesini ifade ediyor.
Tan, müsahiplerin yalnızca iyi günlerde değil, yaşamın bütününde birbirlerinin eksiklerini tamamlamak ve yanlışlarını düzeltmek üzere sorumluluk taşıdığını anlatıyor.
Günümüzde geleneksel müsahiplik sisteminin aynı biçimde uygulanmasının zorlaştığını da belirtiyor.
İkrar ve Alevi olmak
Peki Alevilik doğuştan mı gelir?
Tan’a göre Alevi bir ailede doğmak, kişinin Alevi yolunun ve kültürünün içine doğması anlamına geliyor. Ancak kişinin bu yolu bilinçli biçimde benimsemesi ve ikrar vermesi de önemli bir aşama.
Alevi bir ailede doğan kişi, ailesi ve rehberi tarafından yolun değerleri konusunda hazırlanıp belli bir olgunluğa ulaştığında ikrar vererek Alevi yoluna girebiliyor.
Tan’a göre Alevi olmayan bir kişinin de Alevi yolunu öğrenmesi ve bu yolu benimsemesi mümkün. Bu durumda kişinin rehber tarafından eğitilmesi, yolun kurallarını öğrenmesi ve ikrar vererek yola girmesi gerekiyor.
Cem: Rızalık, dayanışma ve ortak yaşam
Cem, Alevi toplumunun en önemli kolektif ritüellerinden biri.
Ancak Tan’a göre cem yalnızca bir ibadet olarak değerlendirilmemeli. Aynı zamanda toplumsal dayanışmanın, yüzleşmenin, paylaşmanın ve rızalaşmanın da önemli bir alanı.
Tan, insanların ceme gelmeden önce birbirleriyle olan kırgınlıklarını ve sorunlarını çözmeleri, birbirlerinden rızalık almaları gerektiğini anlatıyor. Çözülemeyen sorunlar ise cem meydanında ele alınabiliyor.
Bu yönüyle cem, insanların birbirlerine karşı sorumluluklarını hatırladığı ve toplumsal ilişkilerini yeniden gözden geçirdiği bir alan olarak da işlev görüyor.
“Eline, diline, beline sahip ol”
Abbas Tan, Aleviliğin herhangi bir devlete ya da siyasi yapıya bağlı olmaksızın, farklı coğrafyalarda yaşayan toplulukları ortak değerler etrafında bir arada tutabilen bir yaşam öğretisi olduğunu ifade ediyor.
Bu noktada “eline, diline, beline sahip ol” anlayışı önemli bir ahlaki ilke olarak öne çıkıyor.
Bu söz, kişinin davranışlarından, söylediklerinden ve başkalarıyla kurduğu ilişkilerden sorumlu olması gerektiğini anlatan temel ilkelerden biri olarak yorumlanıyor.
Günümüzde Aleviliği yeniden düşünmek
Tan, Aleviliğin günümüz koşullarında yeniden ele alınması gerektiğini bir kez daha vurguluyor.
Ona göre Aleviliği yalnızca belirli ritüeller ya da inanç kalıpları üzerinden değerlendirmek yeterli değil. Alevilikte yolculuk hiçbir zaman yalnızca kişinin kendisiyle sınırlı değil; insan kendisini geliştirirken toplumla, doğayla ve bütün varlıkla ilişkisini de yeniden kuruyor.
Tan bunu şöyle ifade ediyor:
“İnsan kendisini geliştirirken toplumla, doğayla ve bütün varlıkla ilişkisini de yeniden kurar. İnsan kendisini dönüştürdükçe toplumu, toplum değiştikçe de yaşamı dönüştürür. Yol ise bu dönüşümün kendisidir.”


