100 yaşında Fanon ne anlatıyor?

Barış Ünlü’nün Frantz Fanon: Sömürge Düşünürü – Sömürge Devrimcisi kitabı İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Kitap, Fanon’un kapsamlı bir biyografisini ya da onun üzerine yazılmış literatürün tamamını aktarmayı amaçlamıyor. Daha çok Fanon’un düşüncesinin izini sürüyor; onun sömürgecilik, ırkçılık, şiddet, devrim ve özgürleşme üzerine söylediklerini bugünün dünyasıyla birlikte yeniden düşünmeye çalışıyor.

Kitabın editörü Tanıl Bora’ya göre Ünlü’nün çalışması, Fanon’u hiç bilmeyen bir okura toplu bir fikir verebildiği gibi Fanon’u yakından tanıyan okura da söyleyecek sözü olan, evrensel ölçekte önemli bir metin. Bora, kitabın yalnızca Türkiye için, ya da “geri kalmış” bir entelektüel ortam için yararlı bir çalışma olarak görülmemesi gerektiğini, Fanon’un düşüncesine sağlam basarak akıl yürüten ve kendi fikirlerini geliştiren özgün bir kitap olduğunu vurguluyor.

Ünlü’nün çalışması bu nedenle klasik anlamda bir biyografi değil. Bora’nın ifadesiyle, Fanon’un “düşüncesinin biyografisi” olarak okunabilir. Fanon’un hayatı, düşüncesiyle birlikte ele alınıyor; düşünür, devrimci ve hekim kimlikleri birbirinden ayrılmadan düşünülüyor.

Fanon neden bir düşünürden fazlası?

Fanon’un düşüncesinin Hegel, Sartre ve Merleau-Ponty gibi Batı felsefesinin önemli isimleriyle ilişkisi var. Özellikle Siyah Deri, Beyaz Maskeler, sömürgeci ırkçılığın siyah insanı bir “öteki” ve nesne olarak kuran mekanizmalarını analiz ederken Hegel’in efendi-köle diyalektiği ve fenomenoloji geleneğiyle ilişki kuruyor.

Ancak Fanon’u yalnızca bu düşünsel geleneğin bir devamı olarak görmek onun özgünlüğünü kaçırmak anlamına gelir.

Tanıl Bora’ya göre Fanon’u “düşünürler arasında bir düşünürden fazlası” yapan şey, çığır açıcı ve eşik atlatıcı niteliği. Fanon, sömürgecilik ve ırkçılığın yalnızca belirli halkların başka halkları ezmesiyle sınırlı bir tarihsel deneyim olmadığını gösteriyor.

Sömürgecilik, daha geniş bir yönetme ve dışlama biçiminin modeli olarak düşünülebilir.

Bu modelde bazı topluluklar yalnızca ezilen topluluklar olarak değil, özne bile sayılamayacak varlıklar olarak kurulur. İnsanlıktan çıkarma, nesneleştirme ve çıplak şiddet böyle bir düzenin temel unsurlarına dönüşür. Hukuki sınırların askıya alınabildiği, olağanüstü halin olağanlaştığı ve yönetenin kendi insanlığını başkasına insanlık dışı muamele edebilme kapasitesiyle teyit ettiği bir yönetim biçimi ortaya çıkar.

Fanon’un asıl çarpıcı katkılarından biri, bu sömürgeci mantığın yalnızca klasik sömürge toplumlarında bulunmadığını göstermesi.

Bora’ya göre sömürgecilik pratiği ve zihniyeti, modern ulus devletin kuruluşunda yapısal bir unsur olarak düşünülebilir. Bu nedenle Fanon yalnızca sömürgeleştirilmiş halkların tarihini anlatan bir düşünür değildir. Modern iktidarın nasıl kurulduğunu anlamak için de temel bir kaynak sunar.

Sömürge toplumu ve sözleşme toplumu

Fanon’u bugün yeniden düşünmeyi mümkün kılan kavramlardan biri, “sömürge toplumu” ile “sözleşme toplumu” arasında kurduğu ayrım.

Sözleşmeci toplum fikrinde iktidarın eylemleri belirli hukuki ve etik çerçevelerle sınırlandırılır. Toplum sözleşmesi, anayasa ya da uluslararası hukuk gibi mekanizmalar, güç sahiplerinin eylemlerini kayıt altına alır ve sınırlar.

Sömürge toplumunda ise bu sınırlar aynı şekilde işlemez. Çıplak güç, keyfilik ve şiddet belirleyici hale gelir.

Bugün bu ayrım daha da görünür hale gelir. Bora’ya göre meşruiyet ve prestij gibi modern siyasetin temel kavramları ciddi biçimde aşınmakta. Hukuki ya da etik sınırların giderek daha kolay ihlal edildiği, çıplak gücün kendisini nihai dayanak olarak gösterdiği bir dünyayla karşı karşıyayız.

Bu açıdan Fanon’un sömürgecilik analizi yalnızca geçmişe ait bir analiz değil. Tam tersine, bugün yaşanan dönüşümleri anlamak için yeniden kullanılabilecek bir düşünme biçimi.

Fanon, modern uygarlığın parlak ve meşru görünen yüzünün arkasındaki şiddeti görünür hale getiriyordu. Bugün ise o kılığın giderek inceldiği, hatta yer yer ortadan kalktığı bir dönemden geçiyoruz.

Emperyalizm yalnızca devletler arasındaki ilişki değil

Bu noktada emperyalizm ile sömürgecilik arasındaki ilişki de önem kazanıyor.

Türkiye’deki sol düşüncede emperyalizm çoğu zaman bir devletin ulusal çıkarlarının başka devletlerin ulusal çıkarlarını ihlal etmesi, milli egemenliğin çiğnenmesi ya da büyük güçlerin küçük devletler üzerindeki hâkimiyeti üzerinden ele alınır.

Oysa Fanon’un açtığı perspektif emperyalizmi bundan daha geniş bir iktidar biçimi olarak düşünmeye imkân verir.

Sömürgecilik belirli devletlerin uyguladığı dışsal bir politika olmaktan çıkıp bir iktidar mantığı olarak ele alındığında, emperyalizm de yalnızca devletler arasındaki ilişkilerden ibaret olmaktan çıkar. Sömürgeci zihniyet, iktidarın kendisini kurma biçimlerinin içine yerleşebilir.

Bu nedenle emperyalizmi aynı zamanda içsel bir olgu olarak düşünmek gerekir.

Fanon ve şiddet

Fanon denince akla en hızlı gelen kavramlardan biri şiddet. Özellikle Sartre’ın Fanon yorumunun da etkisiyle, Fanon’un çoğu zaman “devrimci şiddetin düşünürü” olarak okunması yaygın.

Ancak bu okuma Fanon’un şiddet üzerine düşüncesini fazlasıyla daraltıyor.

Fanon bir yandan şiddeti sömürgeci düzenin temel dili olarak görür, diğer yandan onu bir psikanalist olarak anlamaya çalışır. Onun için önemli olan yalnızca şiddetin varlığı değil; şiddetin ne olduğu, kime yöneldiği, hangi koşullarda ortaya çıktığı ve ne ifade ettiğidir.

Sömürgeci tahakkümün temel aracı şiddettir. Ancak bu yalnızca fiziksel şiddet anlamına gelmez. Bakışla, muameleyle, adlandırmayla ya da adlandırmamayla sömürgeleştirilen insan aşağılanır; bir insan öznesi olarak tanınması reddedilir.

Bu nedenle sömürgeleştirilenin karşı şiddeti, aynı zamanda bir tanınma talebi olarak ortaya çıkar.

Ayağa kalkmak, insan olarak tanınmak ve bir özne olarak kabul edilmek için gösterilen iradenin ifadesi haline gelir.

Fakat Fanon’un şiddete verdiği anlam burada bitmez. Bora’nın vurguladığı gibi şiddet, bütünlüklü bir özgürleşmenin kendisi değil; bir “uğrak”, bir “Fanon momenti”. İnsanların ayağa kalkması ve kendi insanlıklarını yeniden kurmaları için bir aşama olabilir. Fakat bunun ardından başka türlü bir toplum tahayyülü, eşitlikçi ve özgür bir toplum hedefi gelmek zorundadır.

Bu perspektif, Fanon’un şiddet anlayışını basit bir şiddet yüceltisinden ayırır.

2005: İsyanın geri dönüşü

Fanon’un düşüncesinin farklı dönemlerde yeniden keşfedilmesi de onun mirasının önemli bir parçası.

Barış Ünlü, Fanon’un etkisini üç dalga üzerinden düşünür: 1950’lerden 1970’lere uzanan devrimci dalga, 1970’lerden itibaren gelişen akademik dalga ve 2000’lerden sonra ortaya çıkan yeni isyancı dalga.

2005 Paris ayaklanmaları bu son dönemin önemli eşiklerinden biridir.

Fransa’nın banliyölerinde yaşayan, büyük ölçüde göçmen kökenli ve Müslüman nüfusun polis şiddetine karşı isyanı, Fanon’un sömürgecilik ve şiddet üzerine analizlerini yeniden gündeme getirdi. Yoksulluk, gözetim ve dışlanma altında yaşayan toplulukların bir noktada “yeter artık” diyerek ortaya çıkması, Fanon’un tanınma ve özneleşme meselesiyle birlikte düşünülebilir.

Ancak isyanın geçici olması başka bir soruyu gündeme getiriyor.

Bir isyan patlar, düzen sarsılır, şiddet görünür hale gelir ve sonra hayat eski ritmine dönür. Peki, geriye ne kalmıştır?

Fanon’un karamsarlığı biraz da burada başlar. Tanınma talebi ve isyan potansiyeli ortadan kalkmamıştır ancak bunların kalıcı bir dönüşüme bağlanabilmesi için başka bir toplum fikrine ihtiyaç vardır.

İsyan tek başına yeterli değildir.

Fanon’un hekimliği

Fanon’un devrimciliğini hekimliğinden ayrı düşünmek de onun mirasının önemli bir boyutunu görünmez kılar.

Fanon bir psikiyatrist ve psikanalist olarak hekimlik pratiğini son derece ciddiye alıyordu. Hastalarını yalnızca tedavi edilmesi gereken bir “deliler kitlesi” olarak gören anlayışa karşı çıkıyor, hastaları özne olarak tanıyan daha eşitlikçi ilişkiler kurmaya çalışıyordu.

Cezayir’deki hastane deneyiminde karşılaştığı temel sorunlardan biri, Fransız eğitiminden geçmiş hekimlerle yerli hastalar arasındaki kültürel ve zihinsel mesafeydi.

Fanon için mesele yalnızca farklı diller konuşmak değildi. Hastanın dünyasını, sembollerini, zihniyetini ve kültürel referanslarını anlamak gerekiyordu. Bunun için hekimin de kendisine bakması ve kendi konumunu değiştirmesi gerekiyordu.

Bu nedenle hekimlik, Fanon’un devrimciliğinin yanında duran tali bir meslek değildi. Hekimlik pratiğinin kendisi, onun sömürgeci ilişkileri dönüştürme çabasının bir parçasıydı.

Fanon’un bütün kitaplarını yazmamış olduğunu varsaysak bile, Cezayir’deki psikiyatri pratiği başlı başına önemli bir devrimci miras bırakmaya yeterli olabilirdi.

Düşünür, devrimci, hekim

Ünlü’nün kitabının temel meselelerinden biri de Fanon’un düşünür ve devrimci kimlikleri arasındaki ilişki.

Fanon’da devrimcilik bir meslek ya da siyasi kimlikten fazlası. Tanıl Bora’nın ifadesiyle burada iki kavram özellikle öne çıkıyor: adanmak ve iradecilik.

Adanmak, doğru olduğuna inanılan bir davaya bütün varlığıyla katılmak, onun gerektirdiği sorumluluğu üstlenmek anlamına geliyor.

İradecilik ise tarihsel koşulları ve sınırları görmezden gelmek değil. Tam tersine, bu koşulların içinde “Ben ne yapabilirim?” sorusunu sormak ve yapılabilecek olanın azamisini yapmaya çalışmak.

Fanon’un erken ölüm ihtimalini bilerek hareket etmesi de bu çerçevede düşünülebilir. Devrimcilik bir yandan ölümlülüğün farkında olmayı, diğer yandan kalıcı bir eser bırakma arzusunu içerir.

Bu nedenle Fanon’daki devrimci figür romantik olduğu kadar gerçekçidir. Ölümü romantize etmez; fakat ölüm ihtimalini yaptığı işin gerçek bir parçası olarak hesaba katar.

Yürüyen düşünür

Fanon’un düşüncesinin biçimi de onun politik düşüncesinden bütünüyle ayrı değil.

Fanon’un yürürken yazdırdığı, metinlerini dikte ettiği biliniyor. Tanıl Bora’nın deyimiyle Fanon’un “kelam”ında neredeyse profetik bir ton vardır.

Geleceği kehanet yoluyla bildirmek anlamına gelmez bu. Daha çok metinlerinin aşkın bir ufuktan konuşuyormuş gibi bir etkisi olmasıyla ilgilidir.

Fanon’un metinleri yalnızca düşünsel argümanlar sunmaz; öfkesini, aciliyet duygusunu ve bir başka dünyanın mümkün olduğuna dair inancını da taşır.

Yürümek burada yalnızca pratik bir yazma biçimi değildir. Düşüncenin kendisinin hareket halinde olmasıyla da ilişkilidir.

Fransızca Fanon’un ana dili değildi. Bu durum onun dille kurduğu ilişkiyi de özgünleştirir. Bora’ya göre Fanon’un metinlerinin gücünde belirleyici olanlardan biri, karşısındaki meseleye duyduğu öfkenin dili biçimlendirmesidir.

Devrimci arketip

Fanon aynı zamanda bugün anlamı büyük ölçüde aşınmış bir figürün, devrimcinin, örneklerinden biri.

Devrimci figürü bir kahramanlık arketipinin modern biçimi olarak düşünmek mümkün. Fakat bu figür zaman içinde ya romantize edildi ya da bütünüyle itici hale geldi. “Devrimci” yerini giderek “aktivist” gibi başka tanımlara bıraktı.

Fanon bu eski figürün hâlâ ne anlama gelebileceğini gösterir.

Devrimcilik onun için dünyayı yalnızca anlamak değil, değiştirilebilir olduğuna inanmak ve bunun için sorumluluk üstlenmek demektir.

Bu nedenle Fanon’un düşüncesinde kötümserlik ve iyimserlik birbirinin karşıtı değildir. İsyanın geçiciliğini görmek kötümserlik gerektirebilir; ama isyan kapasitesinin bütünüyle ortadan kalkmadığını görmek de bir iyimserlik biçimidir.

Türkiye’de Fanon neden farklı okunuyor?

Fanon’un Türkiye’deki alımlanması, kitabın en önemli dolaylı sorularından birini de ortaya çıkarıyor: Türkiye’de Fanon neden özellikle Kürtler açısından daha güçlü bir karşılık buluyor?

Tanıl Bora’nın gözlemine göre Kürt aydınlar Fanon’u daha fazla okuyor ve ona daha güçlü bir yakınlık hissediyor. Fanon kimi zaman adeta bir Kürt düşünürü gibi sahiplenilebiliyor.

Buna karşılık Kürt olmayan Türkiye’deki entelektüel çevrelerin Fanon’a ilgisi daha sınırlı kalabiliyor.

Bu elbette homojen bir tablo değil. Kürt hareketinin içinde, çevresinde veya karşısında farklı Fanon okumaları bulunuyor. Fanon’un yalnızca şiddet momentine indirgenmesi de her iki tarafta görülebiliyor.

Yine de ortada önemli bir kopukluk var.

Sözleşme devleti ile sömürge devletinin yapısal farkını görmek, Türkiye’deki düşünce dünyasında her zaman kolay olmuyor. Fanon’un sunduğu kavramlar Türkiye’ye doğrudan uygulanabilecek hazır bir şablon olarak değil, bu kopukluğu anlamak için kullanılabilecek bir düşünme aracı olarak önem kazanıyor.

Fanon’un kaybolan mirası: Enternasyonalizm

Fanon’un yüzüncü yaşında yeniden okunmasını gerekli kılan son meselelerden biri ise enternasyonalizm.

Bugün milliyetçiliklerin yükseldiği, dini ve kimlikçi siyasetin güçlendiği, sağın birçok yerde belirleyici hale geldiği bir dönemde Fanon’un ulusların ve kimliklerin ötesine geçen politik ufku daha da dikkat çekici hale geliyor.

Fanon, Afrika’nın farklı halklarının ortak mücadelesini savunurken yalnızca Pan-Afrikacı bir siyasal birlik tasarlamıyordu. Daha geniş bir özgürleşme ufku kuruyordu.

Bu nedenle onun enternasyonalizmi, ulusların birbirleriyle dayanışmasından ibaret değil. Ezilenle özdeşleşmeyi, eşitlikçiliği ve dünyanın değiştirilebilir olduğuna inanmayı içeriyor.

Tanıl Bora’nın ifadesiyle sol ve sağ ayrımı bu açıdan hâlâ geçerli. Solu belirleyen temel değerler arasında ilkesel eşitlikçilik, aşağıda olan ve tahakküm altındakiyle özdeşleşme ve insanın, toplumun ve tarihin değişebileceğine inanma var.

Fanon’un yüz yıl sonra hâlâ söyleyecek sözü belki tam da burada başlıyor.

Çünkü onun mirası yalnızca sömürgeciliği teşhir etmekten, şiddeti analiz etmekten ya da devrimci mücadeleyi savunmaktan ibaret değil. Fanon, insanın kendisini ve dünyayı değiştirebileceği fikrini, bütün karamsarlığına rağmen, ısrarla koruyor.

Bu nedenle yüz yıl sonra Fanon’u yeniden okumak, yalnızca geçmişte kalmış bir devrimciyi hatırlamak anlamına gelmiyor.

Asıl soru, bugün hâlâ başka bir dünya tahayyül edip edemediğimiz.