Konya’nın Kulu ilçesinden geçen biri için manzara hem yabancı hem garip bir biçimde tanıdık geliyor. Köy yollarında Almanya, Hollanda ve İsveç plakalı arabalar; bozkırın ortasından yükselen, çevresindeki hiçbir şeye mimari olarak benzemeyen gösterişli villalar; köy kahvehanesinde Kürtçe sohbet eden yaşlı insanlar. Orta Anadolu’nun tam ortasında, Kürtler kendilerine özgü bir dünya kurmuş.
Orta Anadolu Kürtleri hakkında dergiler basıldı, kitaplar yazıldı, belgeseller çekildi; ama bunların hiçbiri uluslararası akademik literatüre giremedi.
Bu boşluğu doldurmayı hedefleyen yeni bir kitap yayımlandı: The Kurds of Central Anatolia: The History, Identity and Future of a Forgotten People (Orta Anadolu Kürtleri: Unutulmuş Bir Halkın Tarihi, Kimliği ve Geleceği). Kitabın editörleri, Central Florida Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mehmet Gürses ile Humboldt Üniversitesi’ne bağlı Berlin Ampirik Entegrasyon ve Göç Araştırmaları Enstitüsü’nden Hacı Çevik.
Tarih, antropoloji, sosyoloji ve siyaset bilimi gibi farklı disiplinlerden akademisyenleri bir araya getiren çalışma, Orta Anadolu Kürtleri üzerine İngilizce yazılmış ilk kapsamlı akademik eser olma özelliği taşıyor.
Böylesine köklü ve kendine özgü bir topluluğun hikâyesinin araştırılması neden bu kadar uzun sürdü? Ve bu topluluğu diğer Kürtlerden ayıran nedir? Bu yazı, bu iki sorunun peşinde ilerliyor.
Orta Anadolu Kürtleri kimdir?
On altıncı yüzyıldan Osmanlı İmparatorluğu’nun son on yıllarına kadar, çeşitli Kürt aşiretleri batıya, Anadolu’ya göç etti ve merkezi bölgenin geniş ovalarına yerleşti ya da zorla yerleştirildi. Tek bir nedenin tetiklediği tek bir dalga değildi bu; farklı dönemlerde, farklı koşullar altında birikerek oluştu.
Bugün Kürtler başta Konya, Ankara, Kırşehir, Aksaray ve Çorum olmak üzere yoğunlaşmış durumda. Coğrafya bununla da sınırlı değil: Kürtçe konuşulan yerleşimler Yozgat’a, Kastamonu’ya, hatta Afyon’a kadar uzanıyor.
Peki nüfus ne kadar? Tahminler bir milyon ile bir buçuk milyon arasında değişiyor, kesin bir rakam yok. Hacı Çevik’e göre bu belirsizliğin kendisi de anlamlı: yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan bir topluluğun demografik olarak sayılamamış olması, görünmezliğin ne denli köklü bir sorun olduğunu ortaya koyuyor.
Orta Anadolu’daki Kürtlerin homojen bir yapısı yok. Çevik’e göre aşiret bağları ve karşılıklı iletişim ağları bu Kürtleri bir arada tutuyor, ama topluluk kendi içinde de çeşitlilik barındırıyor. Ağırlıklı olarak Kurmancî lehçesini konuşuyorlar, ancak Zazaki ve Şêxbizinî konuşanlar da var. Dinî inanç açısından çoğunluk Hanefi mezhebine bağlı; bu da onları çevrelerindeki Türk nüfusun İslami geleneğine yaklaştırıyor. Sivas ve Kayseri’de Alevi Kürtler yaşıyor, Haymana’daki Şêxbizinler ise Şafii.
Çalışmaların yetersizliği
Mehmet Gürses, yaklaşık yirmi yıl önce Amerika’da doktoraya başladığında, Kürtler üzerine çalışan akademisyen sayısının bir elin parmaklarını geçmediğini hatırlıyor. Bütün Kürt coğrafyası göz önünde bulundurulduğunda bile, Kürtler üzerine akademik çalışmalar bugün hâlâ yetersiz. Orta Anadolu Kürtleri söz konusu olduğunda tablo çok daha vahim.
Türkçe ve Kürtçe yazılmış, değerli ama az sayıda çalışma mevcut. Özellikle Bîrnebûn dergisi, 1997’den bu yana sözlü kaynakları derleyip yazılı literatüre kazandırıyor. Ama bu birikim Türkçe ve Kürtçenin dışındaki dünyaya kapalı kaldığı sürece, uluslararası akademik söylem içinde var olamıyor.
Türk milliyetçiliğinin gölgesinde
Bu topluluğu, Orta Anadolu’nun siyasi kimliğini anlamadan kavramak mümkün değil. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarından bu yana burası, Türk etnik kimliğinin ve milliyetçiliğinin en yoğun hissedildiği coğrafyalardan biri oldu. Devletin asimilasyon politikaları burada derin kök saldı; Türklük hem ideolojide hem gündelik hayatta baskın referans noktası haline geldi.
Bu zeminde Kürt olmak, doğası gereği bir gerilimi içinde barındırmak demek. Hacı Çevik, araştırmasında bu gerilimi tarif etmek için “sessiz sözleşme” kavramını kullanıyor: ne teslimiyet ne de açık direniş, kendi iç mantığına göre işleyen, yüzyıllar içinde şekillenmiş bir denge.
Bu dengenin pratik bir boyutu var: topluluk, Kürt kimliğini ne zaman öne çıkaracağını, ne zaman geri çekeceğini biliyor. Türk devleti ile Kürt siyasi hareketi arasındaki çatışmanın yoğunlaştığı dönemlerde, Orta Anadolu Kürtleri kamusal alanda daha az görünür, daha içe kapanık bir tutum benimsiyor. Bu dönemlerde Orta Anadolu Kürtleri ayakta kalabilmek için seçici bir görünmezliği araç olarak kullanıyor.
Çevik bunu zayıflık değil, stratejik bir akıl yürütme olarak okuyor: “Türk milliyetçiliğinin saldırgan potansiyelinin bilincinde olan bir topluluğun geliştirdiği bir savunma refleksi.”
Kimliğin somut gerçekliği
Siyasi analizi bir kenara bırakıp Mehmet Gürses, bu topluluğun gündelik hayatına dair daha yalın ama derin bir gözlemde bulunuyor: yaşadıkları köylerde Kürtlük gündelik hayatın her ayrıntısına işlemiş durumda.
Pişirdikleri tandır ekmeğinde, yaptıkları yemeklerde, düğünlerinde, çaldıkları müzikte, dinledikleri şarkılarda kimlik burada bir soyutlama değil, gündelik hayatın dokusuna işlenmiş somut bir gerçeklik. Gürses, “millet” kavramını sorgulamaya açıyor ve bir Orta Anadolu Kürdünün o Kürtçe şarkıyı duyduğunda hissettiği şeyin, aidiyet duygusunun, kendini tanıma hâlinin işte bir halk olma hâli olduğunu savunuyor.
Bu gözlem aynı zamanda dilin bu topluluk için taşıdığı özel ağırlığı da açıklıyor. Diyarbakır’da ya da Mardin’de yaşayan bir Kürt, Kürtçe konuşmasa bile Kürtlükle çevrili bir dünyada yaşıyor: mimari, sokak isimleri, ağız, siyasi atmosfer. Bundan kaçmak isteseniz bile mümkün değildir. Orta Anadolu’da tablo farklı: Kürtlüğü gündelik hayatta besleyen o çevre burada yok. Kürtçe, kimliğin neredeyse tek somut taşıyıcısı haline geliyor bu yüzden. Dil kaybedildiğinde, Kürtlüğün kültürel boyutunu besleyecek başka bir zemin kalmıyor. Orta Anadolu Kürtlerinin dillerini bu denli hararetle koruması ve bu kadar hayati bulmasının nedeni de bu.
Göç, sermaye ve kimlik
1960’larda uluslararası işgücü anlaşmalarıyla başlayan Avrupa’ya göç dalgası, bugün bu topluluğun en görünür özelliği. Kulu ve Cihanbeyli gibi küçük Orta Anadolu ilçelerinde, yaz aylarında yüzlerce, bazen binlerce yabancı plakalı aracın görülmesi artık manzaranın sıradan bir parçası.
Hacı Çevik, Avrupa’ya göçü bu topluluk için bir “kimlik rönesansı” olarak tanımlıyor. Türkiye’de baskı altında ve kapalı alanlarda pratik edilen bir Kürtlük, Almanya’da, İsveç’te ve Hollanda’da birdenbire nefes alacak alan buldu.
Kitapta öne çıkan fikirlerden biri de bu: diaspora, bu topluluğun kimliğinin şekillenmesindeki en önemli katalizör. Avrupa’da daha politize ve daha örgütlü Kuzey Kürdistanlı Kürtlerle temas eden bu topluluk, 1980’lerin ortasından itibaren güçlenen Kürt diaspora örgütleriyle ilişki kurmaya başladı; bugün Orta Anadolu Kürtleri Platformu (PKAN) da çeşitli ülkelerde bu siyasi örgütlenmeyi sürdürüyor. İsveç’te ve Almanya’da çıkan Bîrnebûn ve Veger dergileri ise bu sürecin simgesel ürünleri.
Kitaptaki Gülistan Polat Yılmaz’ın bölümü, bu dönüşüme mekânsal bir bakış açısıyla, mimari üzerinden yaklaşıyor. Kerpiç evlerden villalara uzanan yolculuk, ekonomik değişimden fazlasını yansıtıyor; Çevik’in analizinde bu aynı zamanda simgesel gücün bir göstergesi. Ekonomik sermaye biriktikçe, uzun süre baskılanmış bir topluluğun kendini algılayışı ve çevresiyle kurduğu ilişki biçimi de değişmeye başlıyor. Önceden pasif ve kapalı bir alanda var olan Kürtlük, artık Kulu ve Cihanbeyli’nin merkezinde, ekonomik gücün verdiği özgüvenle görünür biçimde kendini ortaya koyuyor.
Geleceğin bilinmeyeni
Avrupa’da doğan genç Kürtler; kökenleri, Avrupa’nın çok kültürlü kentleri ve derinleşen bir siyasi bilinç arasında kendine özgü bir kimlik kuruyor. Hacı Çevik bu melezliği hem bir zenginlik hem de yeni bir belirsizlik olarak görüyor.
Büyük ölçekli araştırmanın yokluğu
Mehmet Gürses, mevcut tablodaki en kritik boşluğa dikkat çekiyor: Orta Anadolu Kürtlerinin siyasi tutumlarını, kimlik algılarını, korkularını ve umutlarını sistematik biçimde ölçen kapsamlı bir saha araştırması bugüne kadar hiç yapılmadı. Bu topluluk hakkında betimleyici ve tarihsel düzeyde çok şey biliniyor, ama karşılaştırmalı, niceliksel temelli bir çalışma henüz mevcut değil.
Gürses, bu boşluğu doldurmak isteyenlere açık bir çağrıda bulunuyor: Orta Anadolu Kürtleri üzerine büyük ölçekli, bilimsel açıdan titiz bir saha araştırması, atılması gereken bir sonraki önemli adım olmalı.
Kültürel üretim alanında da benzer bir ihtiyaç var. Stockholm’dan Kopenhag’a, Lahey’den Berlin’e kadar diaspora genelinde, Orta Anadolu Kürt yaşamını belgeleyen edebi ve kültürel çalışmalar büyük ölçüde kişisel özveriyle ve zor koşullar altında üretiliyor. Bu birikim, bireysel bağlılığın sınırlarını zorluyor; kurumsal bir zemine ihtiyacı var.
Gürses ve Çevik’in kitabının yayımlanması, akademik bir başarının ötesinde bir anlam taşıyor. Bu çalışmayla birlikte Orta Anadolu Kürtleri, yalnızca Türk ve Kürt akademik çevrelerinin değil, uluslararası sosyal bilimlerin de ilgi alanına giriyor.


