Lomlar: Ermeni mi, Roman mı?

Yüzyıllardır Ermeni toplumunun içinde yaşayan Lomlar, hem Ermeniler hem Romanlar arasında en az bilinen topluluklardan biri. Felsefeci ve araştırmacı Vartan Halis'e göre Lomlar yalnızca dışlanmanın değil, kimliklerini saklamak zorunda bırakılmanın da tarihini taşıyor.

Lomlar, Romanların en az tanınan kollarından biri. Ermeni toplumuyla yüzyıllar içinde iç içe geçen bu topluluk, Türkiye’de “Poşa”, İran’da, Ermenistan’da ve Gürcistan’da “Boşa” diye anılıyor. Lomlar kendilerine ise “Lom” diyor. Dilleri Lomavren bugün kaybolmakta olan diller arasında gösteriliyor. Haklarında yazılı kaynak çok az. Son yüz yılda kimliklerini gizlemek zorunda kaldıkları için kendi geçmişleriyle bağları da büyük ölçüde koptu.

Spot Basın Kooperatifi’nden Cumur Ülker, felsefeci ve araştırmacı Vartan Halis’le Lomların kökenini, kimlik ve aidiyet meselesini konuştu. 

Lomlar kimdir? “Ermeni Romanları”, “Poşa”, “Boşa” gibi tanımlar Lomların kendilerini anlatma biçimiyle ne kadar örtüşüyor?

Önce bilginin yetersizliğinden başlamak gerekiyor. Lomlar hakkında neden bugün yeterince bilgimiz yok? Bence bu meselenin merkezinde duran sorulardan biri bu. Çünkü Lomlar, belki diğer Roman gruplarından farklı olarak, son yüz yılda yeniden bir kimlik değişimine gittiler. Kimliklerini saklamak zorunda kaldıkları için yüz, iki yüz yıl önceki geçmişleriyle bağlarını kopardılar ya da bu bağları gündeme getirmediler. Kimliklerine yeni bir katman daha eklendi. Bu da bu halkın ne olduğunu, nereden geldiğini, örfünü, adetini, dilini anlamamızı zorlaştırıyor.

“Lom” bu halkın kendine verdiği ad. Dışarıdan yapılan adlandırmalara bakarsak, Türkiye’de Türkçe konuşulan bölgelerde “Poşa”, İran’da ve bugünkü Ermenistan ile Gürcistan’da “Boşa” deniyor. Bu fark, Batı Ermenicesi ile Doğu Ermenicesi arasındaki P ve B harfi değişiminden kaynaklanıyor. Bu adların kökenine dair ilginç tezler var, ama bence hiçbiri gerçeği yansıtmıyor. Hatta önyargıları perçinleyen adlandırmalar.

Türkiye topraklarına nasıl geldiklerine dair genel kanı, Hindistan’dan yola çıkıp iki kol halinde geldikleri yönünde. Birinci kol İran, Irak ve Mısır üzerinden bir hat izliyor ve Mısır’dan Anadolu’ya geçiyor. Diğer kol İran ve Kafkasya üzerinden giriş yapıyor. Lomlar büyük ihtimalle bu Kafkasya kolundan geliyor.

Lomların kendi aralarında kullandığı bir sembol var. Bu sembol nedir, nerede ve neden kullanılıyordu?

Benim de epey ilgimi çeken bir işaret. Lomların açık etmediği, biraz sır olarak tutmaya çalıştıkları ve bu yüzden hep gizemli kalacak bir işaret. Vertanes Papazyan’ın 1800’lerin sonunda yazdığı makalede geçiyor. Papazyan, Poşaların köylere giderek ticaret yaptığını anlatıyor. Gittikleri köylere dair işaretler bırakıyorlar. Bu yalnızca köyle ilgili değil. Büyük ihtimalle yol bulmak, yol tarif etmek, önemli bilgileri aktarmak ve tehlikelere karşı uyarmak için bir işaret dili geliştirmişlerdi. Bu sembol, o dilin günümüze ulaşan parçalarından biri. Bir teze göre bu işaret haç ya da kilise anlamına geliyor. İşaret genellikle ağaçlara bırakılıyor ve sonradan gelen Poşalara yakındaki köyün bir Hristiyan köyü olduğunu haber veriyor.

Dilbilimci Ian Hancock da bu sembolün Sanskritçedeki “trisula” ile Romanes’teki “trušul” kelimeleri arasındaki ilişkiden doğduğunu, Lomların dilinde de kilise ve rahip anlamlarında kullanıldığını söylüyor. Bu da sizin söylediklerinizi doğruluyor. Dini bir sembol, ama aynı zamanda Lomların birbirine “Biz buradayız” dediği bir işaret.

Evet. Elbette bunlar yazılı belgelerle değil, sözlü ve yaşanmış tarih içinde aktarıldığı için kanıtlanmış şeyler değil. Bunu da belirtmek lazım. Ama bu sembol üzerine yapılmış en yakın araştırma dilbilim alanında.

Talat Paşa ve eşit vatandaşlık üzerine bir yazınız var. Bizim de dünyanın her yerinde eşit vatandaşlık talebimiz hâlâ en önde duruyor. Talat Paşa döneminde eşit vatandaşlık söylemi ile Türk unsurunu güçlendirme politikaları arasında nasıl bir ilişki vardı? Bu durum Romanların vatandaşlık haklarına nasıl yansıdı?

Önce şunu görmek gerekiyor: Talat Paşa’nın eşitlik açıklamalarından önce yeni bir toplumun, yeni bir anlayışın geldiğini görüyoruz. Daha önce devletin tüm vatandaşlarına eşit davrandığını söylemek gibi bir sorumluluğu yoktu. Osmanlı’da böyle bir söylem olmadığı gibi buna ihtiyaç da duyulmuyordu. Millet sistemi vardı. Müslüman halk diğerlerinden daha fazla hakka sahipti. Hristiyanların, Yahudilerin ve Romanların hakları daha azdı. Padişahın en tepede durduğu, eşit olmayan haklar üzerine kurulmuş bir toplumdan bahsediyoruz.

1908 Devrimi geldiğinde Osmanlı paşaları, subayları ve bürokratları yeni bir sorunla karşılaştılar. Devrimden sonra ciddi biçimde eşitlik isteyen halklar ve din grupları ortaya çıktı. Talat Paşa burada şöyle bir yönteme gidiyor: 1917 Şubat’ında sadrazam olduğunda aldığı notlarda, kısaca özetlersem, “Herkes istisnasız yasa önünde eşittir” diyor. Bunun ilan edileceğini söylüyor, ama hemen arkasına şu maddeyi ekliyor: Türk unsuru önceliklidir. Böylece ayrımcılığı pratikte göstermiş oluyor.

Bu çizgiyi bugüne kadar birçok biçimde görebiliyoruz. Kâğıt üzerinde yasa önünde eşitlik olabilir. Ama geçici yasalarla, olağanüstü hal yasalarıyla, valinin, kaymakamın, muhtarın, gücü kime yetiyorsa o yerel amirin bireysel inisiyatifiyle eşitsizliğin sürekli yaratıldığı ve sürdürüldüğü bir ortamın içindeyiz. Talat Paşa’nın tutumu, eşitliğin neden bugüne kadar uygulanmadığını gösteren sembolik bir işaret. Aynı zamanda böyle toplumların pratikte nasıl işlediğini de gösteriyor. Devletin kendi yazışmalarında ve anlayışında böyle bir eşitliği vatandaşlarına asla layık görmediğini görüyoruz.

Birkaç adım geriye gidersek, Paramaz olarak tanınan Ermeni devrimcinin mahkemede yaptığı bir savunma var. Kısaca okumak istiyorum: “Bizim istediğimiz eşitlik. Biz katı milliyetçi değiliz. Bizim talebimiz Ermeni, Türk, Kürt, Alevi, Laz, Ezidi, Süryani, Arap ve Kıpti’nin birlikte yaşamasıdır. Bir devrimci olarak bu hedefe ulaşacağımıza inanıyorum, ama Osmanlı Devleti’nin tutumu onu Türkçülüğe götürüyor.” Burada “Kıpti” diyor, ama kastettiği Romanlar.

Yani bir Ermeni devrimcinin 1800’lerin sonunda Osmanlı’daki tüm halkları kapsayan bir eşitlik talebini ciddi biçimde savunduğunu görüyoruz. İttihat ve Terakki ise 1908 Devrimi’nden sonra bu eşitlik talebinden korkarak karşı devrimci diyebileceğimiz bir siyasete geçti. Eşitlik talebine karşı tavır aldı ve bunun için mücadele edenleri fiziken yok etmeye varacak bir yolun önünü açtı.

Romanlar için bu ne anlama geliyordu? Önce göçebe yaşayan Romanların ülkeye girişi yasaklandı. Bu ilk kısıtlamaydı. Romanların yüzyıllardır süren yaşam biçimi, yani başka bir ülkeye serbestçe gidebilme hakkı, Osmanlı tarafından durduruldu. Türkiye Cumhuriyeti de bunu sürdürdü ve bu bugüne kadar devam etti. Bunun yanında toprak edinme konusunda pek çok engel çıktı, iskân konusunda ciddi sorunlar yaşandı, eğitimde bir sürü sorun var. Eşitsizlik bu ülkenin bir ilkesiyse, Romanlar bunu yaşamlarında en çok hisseden halklardan biri.

Lomlar Ermeni toplumuyla tarihsel bir aidiyet ilişkisi kurdu. Bu aidiyet onların kimliklerini ve hafızalarını nasıl etkiledi? Bu ilişki hangi koşullarda dayanışmaya, hangi koşullarda görünmezliğe dönüştü?

Lomların, yani Poşaların Ermenilerle neden bu kadar iç içe geçtiğini anlamak için bir şeyi aşmak gerekiyor. Bu, Ermenilerin çok misafirperver, çok iyi ya da çok kötü olmasıyla açıklanacak bir mesele değil. Osmanlı’da hâkim nüfus Müslümanken azınlık bir nüfusla uyum sağlamanın, onunla iç içe geçmenin hayatta bir karşılığı olmalı. Kimse durup dururken zaten düşük bir konumda olan Ermenilerin parçası olmak istemez. Hâkim topluluğa ait olmak varken ikinci ya da üçüncü sınıf vatandaş konumundaki bir gruba katılmak akıl dışı olurdu.

Bence bunun en önemli nedenlerinden biri, Ermeni toplumunun Poşalara başka yerlerde bulamayacakları bir imkân tanıması: yeni meslekler edinebilmek ve kendi mesleklerini yapabilmek. Dışlama ve yasaklama diğer toplumlarda belli ki daha fazlaydı. Ermeni toplumunda aynı meslekleri edinebilmek, çalışabilmek ve onlarla iç içe olabilmek mümkündü. Ermeni toplumunun dışlama refleksleri de bence diğerlerine göre biraz daha zayıftı. Bunu “Ermeni Romanlar” kavramının kullanılmasından ve Poşaları Ermeni milletinin bir parçası olarak görenlerin ciddi bir yer tutmasından anlayabiliyoruz. Burada ciddi bir uyum görüyoruz.

Ama öbür taraftan bu ortaklaşma, bu kader birliği, yaşamların aynılaşması süreci, Romanların kendi dillerini ve yaşam biçimlerini kaybetmesiyle eş zamanlı yürüdü. Poşaların yaşamı ve dili üzerine konferanslar, kürsüler, çalışmalar, kitaplar yeterince yok. Türkiye’deki Ermeni vakıfları ve entelektüelleri için de söyleyebilirim: Poşalar konusunda yeterli bilgi birikimine sahip değiller ve bu konuda yeterli çalışma da yok.

Ermenilerden dil grubu olarak üç büyük gruptan bahsedebiliriz. İran’da, Ermenistan’da ve Rusya’da yoğunlaşmış Doğu Ermenicesi konuşan gruplar. Bugünkü Türkiye’de, Lübnan’da ve Amerika, Fransa, Arjantin gibi diaspora ülkelerinde konuşulan Batı Ermenicesi. Bir de daha küçük bir grubun konuştuğu, Batı Ermenicesine yakın Hemşin grubu. Ben buna Poşaların kendi grubunu da katıyorum. Bu da Ermeni halkına bir sorumluluk yüklüyor: Bu dili kendi dil gruplarından biri sayarak okullarında, bilimsel çalışmalarında, gazetelerinde ve yayınlarında yer vermek, önünü açmak. Bu yakınlaşmayı ve bütünleşmeyi Poşaların tüm demokratik haklarını tanıyarak sağlamak. Bu konuda yeterli bilinç var mı, çok emin değilim. Ama karşı bir tepki de yok. “Yapmayız, etmeyiz”den çok, “Bu işler böyle gelmiş, böyle gidiyor” mantığı var.

Bugün Lomlar en çok nerelerde yaşıyor?

Ermenistan’da Erivan, Gümrü ve Lori gibi yerlerde varlar. Erivan’ın çeşitli mahallelerinde yaşadıkları söyleniyor. Gürcistan’da Tsalka, Şulaveri ve Ahılkelek’te bulunuyorlar. Türkiye’de ise çok daha geniş bir coğrafyaya yayılmış durumdalar: Artvin, Rize, Trabzon, Samsun, Çankırı, Tokat, Erzurum, Kars, Ardahan, Sivas, Bayburt, Erzincan, Kastamonu, Gümüşhane, Nevşehir, Kırşehir, Bursa ve İstanbul hattı. Nüfus dağılımı değişken olduğu için ayrıntılı bakmak lazım, ama bu hat üzerinde bir yoğunlaşmadan bahsedebiliriz.

“Ermenidirler ama Boşadırlar” sözü çok şey anlatıyor. İçinde sahiplenme de var, iç içe geçme de, dayanışma da. Ama bu sözden “lanetli soy” anlatılarına, okul zorbalığından medyadaki küçültücü kullanımlara uzanan ayrımcılık bu aidiyetin içinde nasıl bir eşitsizlik yarattı?

Ermeni toplumu içinde Poşalara tepki gösteren kesimler de var. Özellikle kilise çevrelerinin bir kısmı. Yüzyıllara ve bölgelere göre bakmak lazım, ama kilisenin bazı söylemlerini bahane ederek Poşalara yasak getirildiği durumlar var. Bu yasakları ya da yakınlaşmanın engellerle karşılaştığı noktayı en çok evlilikte görüyoruz. Poşalarla Ermeniler arasındaki evlilikler birçok yerde yasak olduğu iddia edilerek engellendi. Bu, iki toplumun iç içe geçmesine bir sınır koymak, belli bir noktadan öteye gidilmesini engellemek demek. Ama ben bu söylemin karşısında, gündelik hayatta evlilik pratiklerinin güçlü olduğunu düşünüyorum. 18. yüzyılda İstanbul Patrikhanesi’nin Romanlarla Ermenilerin evlenmesinin önünde bir engel olmadığına dair bir bildirisi de yayımlanmış. Yani tek bir çizgiden değil, gelgitleri olan ve bölgeye göre değişen bir çizgiden bahsediyoruz.

Talat Paşa meselesine dönersek: Bugün Türkiye’de Poşa kimliğini hâlâ açıkça taşıyanlar artık kendilerini Hristiyan ve Ermeni olarak tanımlamaktan uzak duruyor. Bunun nedenlerini anlayabiliyoruz. Ermeniler arasında ise Ermenileşme öyle bir noktaya gelmiş ki kimlik neredeyse yüzde yüz sahiplenilmiş durumda. Dışarıdan biri nereden geldiğini bilmezse fark edemeyecek düzeyde bir ortaklaşma var.

Bu ortaklaşma elbette güzel. Ama dediğim gibi, insanların ortaklaşması demokratik bir temelde ve insanların kimliklerinden doğan tüm hakları ve beklentileri karşılanarak olmalı. Aksi halde toplumsal baskıdan, toplumsal yapılanmalardan doğan yakınlaşmaları sadece kabullenip önüne bakmak, meseleyi tekçi bir zihniyete götürüyor.

Hiçbir halk homojen değil. Ama burada ayrımcı etkinin sistematik olarak tepeden bir müdahaleyle oluştuğunu görüyoruz. Bir zamanlar kendine rahatça Lom, Boşa ya da Poşa diyenlerin artık bu kimliği gizlemesinin ve kendini başka bir şey olarak tanıtmasının sebebi, sistemdeki ayrımcı, ırkçı ve tekçi bakış. Peki Lomların zorunlu göçle geldikleri yerlerde geliştirdikleri geçim ve dayanışma biçimlerinin dilencilik ya da geri kalmışlık üzerinden tanımlanması, onların toplumsal yaşamını anlamamızın önünde nasıl bir engel oluşturuyor?

Bu çalışmayla birlikte ben de bazı fikirlerimi netleştirme imkânı buldum. Vertanes Papazyan çalışmasında şunu anlatıyor: Yazın ticaret için köyleri gezen Roman kadınları gittikleri evde peynir istiyor, ekmek alınca peynir istiyor, peynir alınca evdeki eski elbiseyi alana kadar ısrar ediyor, dil döküyor. Papazyan bunu olumsuz bir dille, “bizi sömürüyorlar” gibi tuhaf bir açıklamayla anlatıyor. Bu beni dilenmenin arka planını sorgulamaya götürdü.

Bugün birçok insan için dilenme kabul edilemez bir yerde duruyor. Bence bunun iki nedeni var. Birincisi, özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla birlikte dilenenleri, kendisinden bir şey isteyenleri düşman olarak görme duygusu doğuyor. Sen bir mal mülk biriktirmişsin ve biri gelip senden pay istiyor. Bu aslında bir pay talebi. Yazıdaki eski elbise ayrıntısı beni burada tetikledi: Artık eski elbiseler de satılıyor. İnsanlar eski elbiseyi bile paylaşmak istemiyor. Belki para eder diye, belki biriktirme duygusuyla eski eşyaları, eski elbiseleri, eski defterleri evinde biriktiren, atmaya kıyamayan bir insan davranışı ortaya çıkıyor. Paylaşma duygusunun ciddi biçimde köreldiği bir durumla karşılaşıyoruz. Özel mülkiyetin sahibi olan kesim, Romanlardan bu yüzden nefret ediyor.

İkincisi, işçi sınıfı da dilencilikle arasına mesafe koymuş durumda. Haklı olarak emek ile sermaye arasındaki ilişkiden bakıyor. Artı değere zenginler el koyuyor ve işçiler kendi ürettiklerine sahip olamıyor. Bu yüzden işçi, gelişen sermaye sınıfına karşı yalvararak değil, kendi emeğinin karşılığını ve ürettiği artı değeri talep ederek tepki veriyor. Ahlaki normlar da buna göre değişmiş durumda.

Böyle bir durumda Romanlar zamanın dışında kalmış gibi görünüyor. Mekânsal ve zamansal olarak davranışları bu topluma uymuyormuş gibi. Romanlar bunu bir meslek gibi yapıyor, bir şeyin karşılığında müzik yapıyor ve benzeri. Ben bunun aslında dejenere olmuş bir davranış biçimi olduğunu düşünüyorum.

Dejenere olan şey, paylaşımcı ve kolektif bir toplumsal davranış biçimi. İlkel komünal toplumlarda dayanışma ve ortaklaşma insanlar arasında olağan karşılanırdı. Toplum zaten bunun üzerine kuruluydu. Bolluk yoktu. Üretim araçlarının yetersizliği ve iklim koşulları gibi nedenlerle insanların zor geçindiği, bir şeyin birine ait olmasının neredeyse mümkün olmadığı, eşyaların sürekli el değiştirerek dolaştığı bir paylaşım döneminden bahsediyorum. Bugün yapılan antropolojik çalışmalarda bile bazı toplumlarda isteyen tarafın baskı yaparak eşyayı aldığını, vermek durumunda kalanların da bir toplumsal norma uymak zorunda olduğu için verdiğini görüyoruz. Herkesin aynı pratiği uyguladığı ve bu değişim içinde özel mülkiyet biriktirmenin mümkün olmadığı bir dönem.

Bu kolektif davranış biçimi sınıflı topluma geçişle birlikte bütün toplumda değişirken Romanlarda neden değişmedi? Bu soruyu ayrıca ilginç buluyorum ve daha çok araştırılması gerektiğini düşünüyorum. Hindistan’da sınıflı topluma geçişte, kast sistemi içinde bu davranış biçiminin en alttaki gruplara dayatılarak onların yaşam biçimi olarak korunduğunu düşünüyorum. Bugün özel mülk sahipleri Romanların dilenmesinden neden rahatsız oluyor? Bence, biraz da abartarak söylüyorum, oraya baktıklarında psikolojik olarak ilkel komünal toplumun eşitlikçi davranışını görüyorlar. Romanların bu davranışı, unuttuğumuz ve unutmak için çok çabaladığımız bir şeyi hatırlatıyor. Egemenler bize sürekli dayanışmanın insan doğasında olmadığını söylüyor. Romanlar bunun öyle olmadığını, paylaşımcı bir toplumsal davranışın mümkün olduğunu gösteriyor.

Toplumsal mücadeleler açısından şu nokta önemli: Bu dejenere davranış biçimi, kapitalizm sürdüğü sürece yeniden paylaşımcı bir noktaya dönüşemez. Özel mülkiyet ilişkisi sürdükçe dışlananlara dilenmekten başka bir şey kalmayacak. Ancak özel mülkiyetin ortadan kalktığı, sosyalist diyebileceğimiz bir toplumda bu paylaşımcı davranış yeniden mümkün olabilir: eşyaların el değiştirmesi, birbirine verilmesi, ihtiyaç duyulmayanın evde ya da bankada biriktirilmemesi, sürekli kriz ve işsizlik korkusuyla her şeyi biriktirme ve zenginleşme duygusundan kurtulmak.

Romanlar yalnızca bu davranışla değil, yaşam biçimleriyle de kapitalizmi zorluyor. Sınır tanımıyorlar. Az önce söylediğim gibi Türkiye’ye girişleri yasaklanıyor. Çünkü Romanlar bir yerde kalıp yaşamak yerine göçmeyi, gidip gelmeyi, mekân değiştirmeyi yaşam biçimi olarak benimsemiş. Bu, kapitalizmle birlikte ortaya çıkan, reddedilen vizelere, yoğun pasaport kontrollerine alıştığımız sınırlı dünyaya bambaşka bir şey anlatıyor.

Yani Romanlar bize en az iki şeyi hatırlatıyor: sınırları yeniden tanımlamayı ve paylaşımcı bir toplumun ne kadar gerekli olduğunu. Bence sosyalist bir devrimin önümüze koyacağı hedeflerden biri de yaşam biçimi olarak bizim de birçok noktada değişmemiz. Roman sorununu nasıl çözeceğiz diye sorarsanız, herkesin biraz Romanlaşmasıyla bu sorunun çözüleceğine inanıyorum. Sosyalizmle birlikte özel mülkiyet, seyahat ve ulusal sınırlarla kurduğumuz ilişkiler yeniden tanımlanacak ve bu konuda Romanların deneyimlerinden çok yararlanılacak. Bu da Romanlar gibi ezilmiş birçok halkın ve grubun neden sosyalizme ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Marksizm, üretim ilişkileri içinde bir yere oturtamadığı için Romanlar ya da trans bireyler gibi grupları politik özne olarak görmeme alışkanlığına sahip. Ben tam tersine, bu grupların kurtuluşunun sınıfsız bir toplumun da hedefi olduğuna inanıyorum. Bu, önümüzde duran felsefi ve politik bir görev. Romanlaşırsak bu işi çözeriz.

Bence de hayatta kalma pratikleri açısından dünyanın en doğal sosyalistleri Romanlar. Bugün kentsel dönüşüm, geçmişte zorunlu iskân… Sulukule’den üç dört kez gönderilip geri döndük. İskân yasalarına tabi tutulmak ve devlet tarafından denetlenmek, eşit vatandaşlığı ortadan kaldırıyor ve sınırlar çiziyor. Lomların ve genel olarak tüm Roman topluluklarının özgürleşmesini, yoksulluğu romantikleştirmeden nasıl düşünebiliriz?

Bu konuda benim için ilginç deneyimlerden biri Sovyetler Birliği’nde ve Doğu Bloku ülkelerinde yapılan uygulamalardı. Oralarda Roman nüfusa apartman daireleri verildi ve bürokratik zihniyet sorunu çözdüğünü düşündü. Ama kaliteli, konforlu, yaşam kalitesi açısından insana çok şey vaat eden bu yapıların Romanlarda ciddi bir mutsuzluğa yol açtığını fark edemediler. Çünkü insan yalnızca yaşadığı binanın dört duvarı arasında yaşamaz. Bir sosyal ağı, çevresi ve yaşam biçimi vardır. Amcasını bir yere, kardeşini başka bir yere koyarsan, sosyal ilişkilerini hiç gözetmeden “Yaptım oldu” mantığıyla, bürokratik bir kafayla insanların hayatına müdahale edersen, insanlar bir süre sonra kendini mutsuz hissetmeye başlar. Çünkü onların kendi yaşamları üzerinde karar verme gücünü ellerinden almış olursun. Bunu sosyalizmin sunduğu devasa imkânları ve kazanımları göz ardı etmeden, bir eleştiri olarak söylüyorum.

Türkiye’deki asıl sorun ise kapitalist şirketlerin ve imar üzerinden emlaktan para kazanma mantığının artık uç noktalara varması. Şehir dışında kurulan küçük Roman mahalleleri şehrin göbeğinde kalıyor, emlak değerleri artıyor, Romanların orada huzursuzluk yarattığı söyleniyor. Bu bahaneyle, daha iyi yaşayacakları vaadiyle şehir dışına, hayatla bağı kopuk yerlere gönderiliyorlar ve Roman kültürü yok ediliyor. Kültür tek başına tutup taşınabilecek bir şey değil. Arkadaş grubunu, akrabalarını, yeni tanıştığın insanları, müzikle ve meslekle ortaklaşabileceğin alanı yok ederek kurulan bir düzende kimsenin mutlu olma şansı yok. En azından bu süreçlerin muhatabı olanlar için. Rantla para kazananlar elbette son derece mutlu olabiliyor.

“Bir şeyleri düzelteceğim” deniyor. Romanların hayatında elbette düzeltilmesi gereken birçok şey var. Ama bunun muhatabı Romanlar olmuyor. Romanlar kendi semtlerinde nasıl yaşayacakları konusunda hiçbir kararda belirleyici değil. Birileri gelip onlar hakkında karar verme yetkisine sahip olduğunu düşünüyor, karar veriyor ve uyguluyor. Bu şu anlama geliyor: Eşit vatandaşlığı bırakın, Romanlara yetişkin insan muamelesi bile yapılmıyor. Sanki nasıl yaşayacaklarını bilmiyorlarmış gibi, kararları hiçe sayılıyor. Onlardan daha iyi bildiğinizi varsayarak her şeye siz karar veriyorsunuz ve onların yaşamlarını, yaşam alanlarını yok ediyorsunuz. Böylece şehrin dokusunu, yaşam olanaklarını da mahvediyorsunuz.

Alternatifi ne olabilirdi? Romanların oturduğu binaların yenilenmesi, iş alanlarının açılması, okulların orada yeniden açılması. Yani o mahallenin, o semtin şehir planlamasının Romanların kendi kararlarıyla birlikte yeniden yapılması. Bu, önümüzde toplumsal bir görev olarak duruyordu. Bütün bunlar yok sayılarak “Yaptım oldu” mantığıyla hareket edildi.

Bilinen pek çok Roman ve Dom figürü var, ama Lomlara dair çok az figür var. Bunlardan biri de Sivaslı Murad. Sivaslı Murad kimdir, yaşamı ve mücadelesi neydi?

Bence Sivaslı Murad hakkında bırakın bir iki programı, bir iki belgesel yapılmalı. Ben “Murad Paşa” demeyi tercih ediyorum. Andranik Paşa deniyor, bence onunla aynı düzeyde anılması gereken kişi Sivaslı Murad Paşa. Fedai diyebileceğimiz bir mücadele geleneğinden gelen siyasi bir figür ve Poşa. Ermeni bir Poşa olarak 1800’lerin sonunda başlayan Ermeni mücadelesinin içinde yer almış, gözü pek mücadelecilerden biri. Siyasi çizgisi üzerine pek çok tartışma yapılabilir. Hınçak ve Taşnak siyasetinden geçip bir süre Bolşeviklerle birlikte mücadele eden bir figürden bahsediyoruz. Andranik Paşa da benzer bir çizgide, siyasi kariyerinin son döneminde Bolşeviklerle yakınlaşma çabası içinde oldu.

Bizim konuşmamız açısından önemli olan şu: Sivaslı Murad, stereotip Roman kavramını paramparça ediyor. Bir mücadelenin önderi olabiliyor. Gözü kara olabiliyor, iyi nişan alabiliyor, iyi örgütleyebiliyor, iyi mücadele edebiliyor. Bu bize şunu gösteriyor: Bu tür nitelikler yalnızca bir ulusa ait değil, her ulustan, her kesimden çıkabilecek insanlara ait. Sivaslı Murad Paşa bize bunu bir kez daha gösteriyor.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Lomlara dair söylenmesi gerekenlerin çok azını söyleyebildik. Poşaların tarihi, kültürü, bugünkü sorunları ve neler yapılabileceği… Ermeni okullarında Poşaların yeniden kayıt yaptırıp eğitim alabilmesine kadar geniş bir yelpazede pek çok konu önümüzde duruyor. Bunu bir başlangıç olarak görelim. Umarım bu konuda birçok kişi söz söylemeye, kalem oynatmaya başlar. Bizim söylediklerimizden çok daha değerli şeyler söyleyerek bu konuyu aydınlatır, değer verir ve ilerletirler.

Yayının tamamını aşağıdaki bağlantıdan izleyebilirsiniz.