Spot Basın Kooperatifi’nden Sinan Tunçdemir, Amerika Amerika programında dört önemli başlığı gündemine aldı. Kürtlerin BM’de gözlemci statüsü arayışı, ABD’nin çekilmesiyle hava savunmasız kalan Kürdistan Bölgesi’nde durum, Türkiye ve Pakistan’ı Yemen savaşındaki dengelerin içine çeken Mekke Antlaşması ve Washington’dan İran savaşına ilişkin gelen çelişkili mesajlar… Tüm detaylar haberimizde.
Kürtler, Birleşmiş Milletler’de (BM) gözlemci statüsü elde etmek için harekete geçiyor. Bu hazırlık, ABD’nin Kürdistan Bölgesi’nden tamamen çekildiği ve Peşmerge İşleri Bakanlığı’nın bölgenin havadan gelecek saldırılara karşı savunmasız kaldığını kabul ettiği bir döneme denk geliyor.
Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK), Kürtlerin BM kurumlarında resmî bir gözlemci statüsüne kavuşması amacıyla 3 Ekim 2026’da Brüksel’de geniş kapsamlı bir uluslararası konferans düzenledi. Hedef tam üyelik değil, gözlemci statüsü.
BM’de bugün üye olmayan gözlemci devlet statüsüne sahip iki taraf bulunuyor: 1964’ten bu yana gözlemci olan Vatikan ve bu statüyü 2012’de alan Filistin.
Statü nasıl alınır?
BM Şartı’na göre üyelik yalnızca devletlere açık. Bu nedenle tam üyelik, bir toprak parçası üzerinde fiilî kontrol ve uluslararası tanınma gibi devletlik koşullarını gerektiriyor.
BM’ye tam üyelik ile gözlemci statüsü farklı prosedürlere tabi. Tam üyelik için başvurunun önce 15 üyeli Güvenlik Konseyi’nden geçmesi gerekiyor. Burada en az dokuz olumlu oy alınması ve ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere’den oluşan beş daimi üyeden hiçbirinin veto kullanmaması şart. Ardından başvurunun Genel Kurul’da oylamaya katılan üyelerin üçte ikisinin desteğini alması gerekiyor.
Gözlemci statüsü için ise Güvenlik Konseyi’nin onayı gerekmiyor, karar Genel Kurul düzeyinde alınabiliyor. Filistin, 2012’de Genel Kurul’da 138 ülkenin desteğiyle üye olmayan gözlemci devlet statüsü kazandı. Devlet olmayan yapılar da bu yolla gözlemci kuruluş olarak kabul edilebiliyor. Filistin Kurtuluş Örgütü, 1974’te Genel Kurul kararıyla bu şekilde gözlemci statüsü almıştı.
Asıl belirleyici olan, Kürtlerin yaşadığı Türkiye, Irak, Suriye ve İran’ın tavrı olacak. Bu ülkelerin diğer devletlerle kurduğu diplomatik ilişkiler, Genel Kurul’daki oylamada Kürtlerin karşısına ciddi bir engel olarak çıkabilir. Başvurunun önünde iç sorular da var. Başvuruyu yapacak yapının Kürdistan’ın dört parçasını mı, yalnızca bir parçasını mı temsil edeceği henüz belli değil. Kürt partileri arasında birlik sağlanması da sürecin önkoşulları arasında. Süreç imkânsız görünmüyor, ancak uzun ve zahmetli olacağı açık.
“Hava sahasının korunması Bağdat’ın sorumluluğunda”
ABD’nin çekilmesi, Kürdistan Bölgesi’ni hava saldırılarına karşı korumasız bıraktı. Karada Peşmerge güçleri sahada, ancak havadan gelecek tehditlere karşı bölgenin elinde bir savunma sistemi yok.
Peşmerge İşleri Bakanlığı durumu kabul ederek şu açıklamayı yaptı: “Çekilme, herhangi bir alternatif hava savunma sistemi kurulmadan gerçekleşmiştir. Bölgesel hava sahasının korunması yasal olarak tamamen federal hükümetin sorumluluğundadır.”
Bakanlık bu gerekçeyle Bağdat’a çağrıda bulundu. Irak Anayasası’nın 110. maddesi, ulusal güvenlik ve silahlı kuvvetlerle ilgili yetkiyi federal hükümete veriyor. Bu nedenle Kürdistan Bölgesi, Bağdat’ın onayı olmadan kendi başına hava savunma sistemi edinemiyor. Bağdat’ın bu sorumluluğu üstlenip üstlenmeyeceği ise belirsiz.
İran ise bölgedeki saldırılarını artık açıkça savunuyor. Devrim Muhafızları, kendisine karşı operasyon hazırlığındaki üsleri ve “ayrılıkçı mevzileri” BM Şartı kapsamında meşru müdafaa ve önleyici savaş çerçevesinde vurduğunu açıkladı. Bu açıklama, Kürdistan Bölgesi’ndeki kamplara ve sivil yerleşim alanlarına yönelik saldırıların açıkça üstlenilmesi anlamına geliyor.
Tahran’ın dayandığı BM Şartı’nın 51. maddesi, meşru müdafaa hakkını bir silahlı saldırı gerçekleşmesi durumunda tanıyor. Saldırı gerçekleşmeden yapılan önleyici saldırıların bu kapsama girip girmediği uluslararası hukukta tartışmalı. En geniş yorumda bile tehdidin kesin ve çok yakın olması şartı aranıyor. İran medyasında ise ABD’nin çekilmesinin ardından Erbil üzerindeki baskının artırılacağına dair açıklamalar yer alıyor.
Üst düzey bir diplomat ise Spot Basın Kooperatifi’ne yaptığı değerlendirmede daha iyimser konuştu. Diplomata göre Kürdistan Bölgesi ve Peşmerge güçlü. Saldırılar olsa bile bölge statüsünden taviz vermeyecek ve direnecek.
Mekke Antlaşması: Pakistan 40 bin asker gönderiyor
Bölgedeki savaş başka cephelerde de genişliyor. Husilere karşı Suudi Arabistan’a destek amacıyla imzalanan Mekke Antlaşması’nın ardından Pakistan, 40 bin askerini Suudi Arabistan’a gönderme kararı aldı. Türkiye ise Husi füze ve dronlarına karşı elektronik harp ve antidron teknolojilerini Suudi savunma sistemine entegre etmeye başladı. İttifaka Mısır ve Bangladeş’in de katılması konuşulurken bir “Orta Doğu NATO’su” tartışması başladı. Anayasa’nın 92. maddesi gereği Türkiye’nin Yemen’e asker gönderebilmesi için TBMM’den tezkere çıkması gerekiyor.
Tahran ise şu uyarıda bulundu: “Topraklarınız veya askeri üsleriniz bize yönelik bir saldırı için kullanılırsa o üsleri doğrudan hedef alırız.”
Uyarı Türkiye, Pakistan ve Körfez ülkelerini hedef alıyor. İran’ın iki ülkeyle doğrudan savaşa girmek yerine vekil güçlerini kullanması ya da Pakistan’ın Karaçi ve Gwadar limanları gibi stratejik noktalarını hedef alması ihtimal dâhilinde. Gelişmeler, ABD ile İran arasında arabuluculuk yapan Pakistan’ın bu rolünü de tartışmaya açıyor.
Sahada ise çatışmalar sürüyor. Husiler, Riyad’daki Kral Halid Havalimanı ile güneydeki Ebha Havalimanı’nı füzelerle vurdu. Saldırılarda üç kişi hayatını kaybetti, 36 kişi yaralandı. Son üç günde iki taraftan yaklaşık 300 savaşçı öldü.
Washington’dan çelişkili sinyaller
İran savaşında Washington’dan gelen mesajlar birbiriyle çelişiyor. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’dan talep edilen sıfır uranyum zenginleştirme şartında esneme sinyali verdi. Vance’e göre zenginleştirmenin anlamlı düzeyde azaltılması savaşın bitmesi için yeterli olabilir. Ancak The Atlantic ve Axios, ABD’nin 3 Kasım ara seçimlerinden önce İran’a çok büyük bir saldırı planladığını yazdı.
Dışişleri Bakanı Marco Rubio, İran ekonomisinin çöktüğünü ve Hürmüz Boğazı’nın artık açık olduğunu söyledi. Oysa son bir iki hafta içinde Hürmüz’de petrol tankerlerine en az 12 saldırı düzenlendi. Bu, savaş başladığından bu yana bir haftada görülen en yüksek sayı.
İran Petrol Bakanı Muhsin Paknejad’ın 4 Ekim’deki istifası da ablukanın etkisini gösteriyor. Resmî açıklamada kişisel sebepler gösterilse de istifanın arka planında durma noktasına gelen petrol ihracatının ve büyüyen bütçe açığının olduğu konuşuluyor.
Ablukanın faturası dünyaya da yansıyor. Petrolün varil fiyatı 100 doların üzerine çıktı. Körfez’den gübre sevkiyatı durunca küresel gübre kapasitesi yüzde 40 azaldı. BM ve Uluslararası Ticaret Odası, tahıl fiyatlarında yüzde 80’e varan artış olacağı ve 22 milyon kişinin daha akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya kalacağı uyarısında bulundu.
ABD’de ise Trump’ın bir sözü büyük tepki çekti. Trump, dünyayı güvende tutmanın bedeli olarak “Los Angeles’ı ve San Diego’yu alabilirsiniz, bu küçük bir bedel” dedi. Kaliforniya Valisi Gavin Newsom, Trump’ı “kaçık ve tehlikeli” olarak nitelendirdi ve 25. Anayasa Değişikliği’nin işletilmesi çağrısında bulundu.
Yayının tamamını aşağıdaki bağlantıdan izleyebilirsiniz.


