İlticanın sonu

Bu hafta Gemide programını, Almanya’da yaşayan Spot Basın Kooperatifi üyesi Ceren Bayar sundu. Programın düzenli sunucusu Adem Özgür ise bu kez konuk koltuğundaydı.

Sohbetin merkezinde iki başlık vardı: Dünyada sertleşen göç ve iltica politikaları ile Hollanda’da sığınmacı olarak yaşayan bir gazetecinin kendi deneyimi.

Program, Birleşmiş Milletler’in (BM) dünyadaki uluslararası göçmen sayısının 304 milyona ulaştığına ilişkin verileriyle başladı. Bu sayı büyürken, birçok ülkede sığınmacıların kabulü, barınması ve hukuki statüsü konusunda daha sınırlayıcı düzenlemeler gündeme geliyor.

Ceren Bayar’ın ilk sorusu da bu çelişkiye ilişkindi: Hareket halindeki insan sayısı artarken, devletler neden iltica hakkını giderek daha dar bir alana çekiyor?

Adem Özgür’e göre 304 milyonluk rakam, gerçek tabloyu bütünüyle yansıtmıyor.

“Avrupa ve ABD dünyayı ekonomik, siyasal ve sosyal olarak kendilerine bağlamış durumda” diyen Özgür, Ortadoğu ve Afrika’daki yoksulluk, savaş ve siyasal baskılarla Batılı devletlerin dış politikaları arasındaki ilişkinin göz ardı edilemeyeceğini söylüyor.

Ona göre göç tartışmalarındaki temel sorunlardan biri de burada ortaya çıkıyor: İnsanları yerinden eden ekonomik ve siyasal koşullar çoğu zaman göç politikalarından ayrı ele alınıyor.

ABD’de iltica rejiminin daralması

Programda ilk olarak ABD’deki gelişmeler ele alındı.

Adem Özgür, sığınma sistemindeki sertleşmenin yalnızca Donald Trump’la başlamadığını, Joe Biden döneminde de sınır politikalarının giderek daha kısıtlayıcı hale geldiğini belirtiyor. Ancak Trump’ın ikinci döneminde bu yaklaşımın daha açık ve kapsamlı bir siyasi programa dönüştüğünü savunuyor.

Trump’ın göreve dönüşünün hemen ardından sığınma başvurularını ve sınır geçişlerini sınırlayan kararlar peş peşe gündeme geldi. Özgür, sınır görevlilerine sığınmacılarla yapılan ilk temaslarda daha sınırlı bilgi verilmesi yönündeki yaklaşımın da başvurucuların haklara erişimini zorlaştırdığını söylüyor. Programda Haitililer, Suriyeliler, Filistinliler ve başka gruplara ilişkin geri gönderme ve geçici koruma politikalarının da bu çerçevede tartışıldığı hatırlatıldı.

Özgür’e göre burada yalnızca göç politikası değil, kamusal söylem de değişiyor.

Elon Musk’ın X (eski adıyla Twitter) platformundaki siyasi etkisine dikkat çeken Özgür, göçmen karşıtı ve aşırı sağcı söylemlerin sosyal medya üzerinden daha geniş bir dolaşıma girdiğini düşünüyor. Ona göre bunun etkisi ABD’yle sınırlı değil; Avrupa’da da benzer bir süreç yaşanıyor.

Avrupa’da sağın göç siyaseti

Ceren Bayar daha sonra tartışmayı Avrupa’ya taşıdı.

Hollanda, Almanya ve Fransa’da göç karşıtı partilerin güç kazanması, programın ikinci ana başlığıydı.

Özgür, Almanya’da AfD’nin yükselişini, Hollanda’da Geert Wilders’ın siyasal etkisini ve Fransa’da Marine Le Pen’in güçlü konumunu aynı genel eğilimin parçaları olarak değerlendiriyor.

Ona göre sosyal medyanın burada da belirgin bir rolü var. Elon Musk’ın AfD’ye açık desteği ve aşırı sağcı siyasetçilerin X’i doğrudan bir siyasi iletişim aracı olarak kullanması, göç karşıtı söylemin dolaşımını hızlandırıyor.

Ancak mesele yalnızca aşırı sağ partilerle sınırlı değil.

Adem Özgür, merkez sağ ve sosyal demokrat partilerin de seçmen kaybetme korkusuyla göç konusunda daha sert politikaları benimsemeye başladığını savunuyor.

Bu nedenle göç politikalarındaki değişimi yalnızca aşırı sağın oy oranlarıyla açıklamanın yetersiz olduğunu düşünüyor. “Bir noktadan sonra aşırı sağın önerdiği politikaları diğer partiler de uygulamaya başlıyor” diyor.

Yeni göç rejimi

Programda Avrupa’da kabul edilen yeni göç ve iltica düzenlemeleri de tartışıldı.

Özgür’e göre yeni sistemin temel yönelimi, sığınma başvurularını daha hızlı sonuçlandırmak, geri göndermeleri artırmak ve bazı başvurucuları Avrupa dışındaki ülkelere yönlendirmek.

Üçüncü ülkelere gönderme modelleri, “güvenli ülke” listeleri ve sınır prosedürlerinin hızlandırılması bu politikanın temel araçları arasında.

Özgür, bu yaklaşımın özellikle Türkiye gibi “güvenli ülke” olarak değerlendirilen ülkelerden gelen sığınmacılar açısından önemli sonuçları olacağını söylüyor.

Böyle bir sınıflandırma, o ülkeden gelen kişinin otomatik olarak güvende olduğu anlamına gelmese de, başvurucunun karşı karşıya olduğu kişisel riski kanıtlama yükünü ağırlaştırabiliyor.

Programda asıl eleştirilen nokta da bu oldu: İltica hakkı, bireysel bir korunma talebinden giderek hızlı eleme ve geri gönderme mekanizmalarının parçasına dönüşüyor.

Beklemek de politikanın bir parçası

Ceren Bayar’ın “Bu politikalar Avrupa’daki bir sığınmacının günlük hayatını nasıl değiştiriyor?” sorusuna Özgür, kendi deneyiminden hareketle yanıt verdi.

Hollanda’da üç yıl, dört yıl, beş yıl, hatta daha uzun süre sığınma merkezlerinde yaşayan insanların bulunduğunu anlatan Özgür, belirsizliğin başlı başına bir yönetim biçimine dönüştüğünü düşünüyor.

Dosyanın sonuçlanmaması yalnızca hukuki bir sorun değil. Çalışma izni, ehliyet, konut, eğitim ve şehir değiştirme gibi gündelik hayatın temel unsurları da kişinin statüsüne bağlı hale geliyor. Özgür’e göre sığınmacının sürekli geçici bir hayat içinde tutulması, yalnızca bürokratik gecikmenin sonucu olarak görülmemeli.

“İnsan yıllarca ne zaman taşınacağını, nerede yaşayacağını, dosyasının ne zaman sonuçlanacağını bilmeden kalıyor” diyor.

Bir merkezden başka bir merkeze gönderilmek de bu deneyimin parçası.

Özgür, itiraz eden ya da merkez yönetimleriyle sorun yaşayan bazı sığınmacıların başka merkezlere nakledilmesini fiilî bir yaptırım olarak değerlendirdiğini söylüyor.

Bir gemide üç yıl

Programın ikinci yarısında konu Adem Özgür’ün kendi sığınma deneyimine geldi.

Özgür yaklaşık üç yıldır Hollanda’da, sığınmacıların barındırıldığı bir gemide yaşıyor.

Spot Basın Kooperatifi’yle ilişkisi de bu yaşam alanında yaptığı gazetecilik üzerinden başladı.

Gemide yaşayan sığınmacılarla yaptığı röportajlardan oluşan çalışması Musa Anter Gazetecilik Ödülü’ne değer görüldü. Ardından Gemide programı ortaya çıktı.

Özgür, daha önce YouTube yayını yapmadığını, bu nedenle programın ilk dönemlerinde kamera karşısında hâlâ heyecan ve gerginlik yaşadığını anlatıyor.

Şu anda Prenses Virginia adlı gemide kalıyor.

Programda bugüne kadar müzisyenlerden gazetecilere, siyasi nedenlerle ülkesinden ayrılanlardan ekonomik nedenlerle göç edenlere kadar farklı hayatlara yer verildi.

Özgür, Gemide’yi yalnızca sığınmacıların hikâyelerini anlatan bir program olarak görmüyor.

Ona göre asıl mesele, göçmenlerin medyada nasıl temsil edildiği.

Türkiye’de ve Avrupa’da haberler çoğu zaman sığınmacıları yalnızca kriz, suç, sınır ya da sayılar üzerinden ele alıyor. “Suriyeli”, “Afgan”, “Somalili” gibi kategoriler haberin öznesinin yerine geçiyor.

İnsanların geçmişleri, meslekleri, siyasi deneyimleri ve gündelik hayatları ise çoğu zaman haberin dışında kalıyor.

Özgür bunu Türkiye’de mevsimlik işçilere yönelik haber diliyle karşılaştırıyor: Gündeme ancak bir saldırı, kaza ya da kriz olduğunda geliyorlar; sonra yeniden görünmez hale geliyorlar.

Gemide bu nedenle onun açısından yalnızca bir yayın değil, aynı zamanda bu döneme ilişkin bir kayıt.

Red oranları ve hukuki süreç

Programın son bölümünde Hollanda’daki iltica başvurularının değerlendirilme biçimi konuşuldu.

Özgür, göç idarelerinin siyasal baskı altında daha yüksek red oranlarına yöneldiğini düşünüyor.

Mahkemelerin ise bireysel dosyalara daha hukuki bir çerçeveden baktığını, ancak idari kararların mahkemeler tarafından yeniden değerlendirilmesinin süreci daha da uzattığını söylüyor.

Bu nedenle bir sığınmacı için sorun yalnızca kabul ya da red kararı değil. Kararın ne zaman verileceği de hayatın temel meselesine dönüşüyor.

Özgür’ün program boyunca yaptığı temel vurgu burada toplanıyor: Avrupa’da iltica hakkı hukuken ortadan kalkmış değil, ancak bu hakka ulaşmanın koşulları giderek ağırlaşıyor.

Sınır prosedürleri, güvenli ülke listeleri, uzun bekleme süreleri, üçüncü ülkelere gönderme planları ve sınırlı sosyal haklar birlikte düşünüldüğünde, tartışma giderek şu soruya dayanıyor: İltica hakkı kâğıt üzerinde varlığını sürdürürken, pratikte ne kadar erişilebilir kalıyor?