İlham Ahmed: Halkımız yanımızda

Özerk Yönetim ile Şam arasındaki entegrasyon süreci, Kürtlerin Suriye’deki geleceğine ilişkin yeni soruları beraberinde getiriyor. Rojavalı siyasetçi İlham Ahmed, bu süreci kazanımların sona ermesi olarak görmediklerini belirterek Kürtlerin devlet kurumlarına kendi iradeleriyle ve kimliklerini koruyarak katıldığını vurguluyor.

Kürt siyasetçi İlham Ahmed’e göre entegrasyon duyurusu, çözüm bekleyen meseleleri ortadan kaldırmış değil. Kürtlerin haklarının kalıcı anayasada güvenceye alınması, Kürtçe eğitim, siyasi özgürlükler ve kadınların kurumlardaki yeri hâlâ mücadelenin gündeminde. Ahmed’in Türkiye’ye yönelik mesajı ise şöyle: “Rojava Kürtleri bir tehdit değil; diyalog ve iyi komşuluk her iki tarafı da güçlendirebilir.”

Entegrasyonun geleceğini, Şam’la müzakereleri ve Türkiye’yle ilişkileri Spot Basın Kooperatifi’nden İrfan Aktan’a anlatan Ahmed’in sorularımıza yanıtları şöyle oldu: 

25 Ağustos’ta SDG kendini feshetti ve entegrasyonunu tamamladı. 24 Ağustos’ta, SDG’nin feshedilmesinden bir gün önce, Kürtlerin elinde ne vardı? SDG’nin feshedilmesinden bir gün sonra Kürtlerin elinde ne kaldı?

SDG’nin entegre olma, devlet kurumlarına katılma ve mevcut yapılanmaların içinde yer almaya karar vermesiyle fesih de başladı. SDG’nin devlet kurumlarının bir parçası haline geldiğini ve aynı şeyin Özerk Yönetim kurumları için de geçerli olduğunu belirtmek üzere feshin duyurusu son adımdı. Duyurudan sonra yeni bir dönem başladı. Yarım kalmış meseleler veya hâlâ çözülmemiş konular da duyuruyla öylece ortadan kalkmadı. Henüz açılmamış ya da yarım kalmış dosyalar için başlangıç noktası oldu ve bunlar devlet kurumlarıyla diyalogla ele alınmaya devam edilecek.

“Bir devleti devlet yapan pek çok mesele hâlâ beklemede”

Hangi dosyalar bunlar?

Örneğin anayasa meselesi hâlâ ele alınmadı. Devlet de kendi adına, anayasa taslağı üzerinde çalışacak bir komisyonu henüz belirlemedi. Bu da bizim devletin içinde yer almamızın ve bu sürece katılmamızın önünü açacak. Ayrıca entegrasyon kapsamında, Özerk Yönetim kurumlarının devlet kurumlarıyla birleştirilmesi meselesi var. Bunlar hâlâ tamamlanmış değil. Ve önerilen isimlerin hiçbiri henüz kayda geçirilmedi ki resmî olarak görev yapabilsinler. Dil konusunda belli bir mesafe kat ettik ama bunun sürmesi gerekiyor. Bunlar siyasi taraftaki konular. 

Bir diğer konu da bölgedeki siyasi yaşamın veya medyanın özgürlüğü, bunlar hâlâ güvence altına alınmış değil. Örneğin medya kurumlarının resmî olarak lisanslandırılması henüz gerçekleşmedi. Aynı durum bölgede faaliyet gösteren siyasi partiler için de geçerli, onlar da hâlâ onay alamadı çünkü hâlâ buna yönelik yasalar yok. Bir devleti devlet yapan pek çok mesele hâlâ beklemede.

Yani siz buna hazırsınız ama Şam hazır değil, entegrasyon yasalar gerektiriyor ama yasalar yok. Öyle mi?

Evet, biz kendi tarafımızda kurumsallaşmış durumdayız. Ancak devletin hâlâ bu yasaları yok. Bu yasaların çıkarılması gerekiyor ki yaşam düzenli bir şekilde sürdürülebilsin.

Söz konusu dosyalar da göz önünde bulundurulduğunda bu sürecin tıkanma ihtimali yüksek mi? 

Evet, bu bir engel. Yasalar olmadığında, bu durum, yaşamı düzenleyen kurumların önünde bir engel oluşturuyor. İnsanların bu ülkede özgürce yaşayabilme, eşitlik ve adalete inanma umudunu engelliyor. Bu nedenle, yasaların çıkarılması Suriye’nin tamamı için çok önemli. Sadece Kürtler için değil. Bu, Suriye’nin her yerindeki insanların yaşamıyla bağlantılı.

“Kalıcı bir anayasanın ortaya konması gerekiyor”

Cumhurbaşkanı ve Şam hükümeti yetkililerinin bu çalışmaları yütüteceğine dair bir gözleminiz var mı? 

Yürütülmesi gerekiyor, onlar da kesin bir şekilde “hayır” demiyorlar ya da benzeri (olumsuz) bir tavır sergilemiyorlar. Onlar da yasaları olmayan bir ülkenin, siyasi yaşam ve insan hakları gibi konularda –ki bunlar aslında anayasada mevcut– var olamayacağını biliyor. Ancak anayasa geçici, uzun ömürlü bir anayasa değil. Dolayısıyla kalıcı bir anayasanın ortaya konması gerekiyor. Bu anayasa yaşamın tüm bu alanlarını kapsamalı: Halkın hakları, bireysel haklar, eğitim sistemi, siyasi yaşam bunların hepsi bunun içinde yer almalı.

Anayasadan bahsettiniz. Türkiye’yi örnek vereceğim. 1980 darbesinden sonra, yeni bir anayasa yazıldı. Bugüne kadar hangi hükümet gelirse gelsin hep, “Bunu değiştirmeli, demokratikleştirmeliyiz” diyor ama 40 yıl ilerleme kaydedilmedi. Suriye’de mevcut geçici anayasa daha ne kadar yürürlükte kalabilir ve buradaki hükümete öneriniz nedir?

Bu, acilen ele alınması gereken bir konu. Hükümet iktidara geldiğinde 5 yıl belirlendi. Kendileri bu 5 yılı geçiş dönemi olarak belirledi.

Şimdi kaç yıl geçti?

2 yıla yaklaşıyor. Dolayısıyla önümüzdeki yıllarda, daha fazla gecikmeden, bu adımın atılması gerekiyor. Bir diğer mesele de meclisin henüz olmamasıydı. Şimdi meclis var, kuruldu. Dolayısıyla bu meclisle birçok yasa çıkarılabilir ve geleceğin önü açılabilir, yaşam biraz daha düzenli hale gelebilir.

“Komisyonlarda yerimi alacağım”

Bugün 3 Eylül. Bunu söylüyorum çünkü sizin statünüz, şahsen atanmanızla ilgili karar hâlâ yayımlanmadı. Meclis üyesi olacağınız söyleniyor. Rolünüz ve göreviniz ne olacak? Yeni anayasanın hazırlanması mı? Kürtler adına bu sürecin bir parçası olacağınızı söyleniyor. Doğru mu?

Anayasa taslağının hazırlanması konusunda komisyon henüz belirlenmedi. Ayrıca üyelerin milletvekillerinden  mi yoksa meclis dışından mı olacağı da belli değil. Ancak meclis içinde komisyonlar var. Anayasal durumu takip eden komisyonlar, dış işleriyle ilgilenenler ve iç işleriyle bağlantılı diğer konularla ilgilenenler mevcut. Bu komisyonlarda ben de yerimi alacağım. Bunun ötesinde, anayasa komisyonu oluşturulduğunda, elbette parlamento içinden ya da dışından temsilciler komisyonun içinde yer alacak. Böylece görüşlerimizi orada doğrudan aktarabilecek ve diyalog kurabileceğiz. 

“Her şey anlaşmanın bir parçası olarak gerçekleşiyor”

Birçok kişi bu sürecin ‘Rojava Devrimi’nin başarısızlığı’ anlamına geldiğini söylüyor. Örneğin, dün ya da önceki gün yaklaşık 100 araçlık İç Güvenlik Güçleri Haseke’ye geldi ve “SDG kendini feshetti ve Kürt şehirleri Şam’ın eline geçti; her şey sona erdi” yorumu yapıldı. Bu doğru mu? Şam yavaş yavaş sizin yerinizi mi alıyor?

Bakın, entegrasyon varoluşsal bir mesele. Karşılıklı bir uyum söz konusu. Kürtler Şam’da görülecek. Onlara görevler verilecek ve temsilcileri olacak. Devletin de buna karşılık bu bölgede kurumları olacak ya da bölge için temsilcileri orada bulunacak. Bölgedeki kurumlarda yerlerini alan Kürtler de orada hem Kürt olarak var olacak hem de devletin içinde yer alacaklar. Ayrıca devletin kendisinin göndereceği bazı görevliler olacak ve bunlar anlaşma kapsamında atanacak. Yani mesele onların “gelip yönetimi ele geçirmesi” ya da her şeyin başarısızlığa uğraması değil. Ortaya konmuş veya elde edilmiş olan şeylerin hepsi ortadan kalkmış da değil, durum böyle değil. Bunlar anlaşmanın bir parçası olarak gerçekleşiyor. 

“Kürtlerin devlete katılımı irade yoluyla gerçekleşiyor, zor yoluyla değil”

Toplumumuz da hâlâ kendi kimliğiyle ayakta duruyor. Yıllardır bir mücadele yürütülüyor. Bu toplum neyin doğru, neyin yanlış olduğunu biliyor, kendisini nasıl savunacağını ve nasıl örgütleneceğini, nasıl taleplerde bulunacağını biliyor. Oldukça güçlü bir kapasiteye sahip. Dolayısıyla Kürtlerin devlete katılımı irade yoluyla gerçekleşiyor, zor yoluyla değil. 

Bu anlaşmanın bir savaşın ardından yapıldığı doğru. Ama o andan itibaren Kürtler bu sürece bilinçli bir şekilde ve kendi iradeleriyle katıldılar. Bir şeye zorlanmaları ya da baskı altına alınmaları söz konusu değil.

Kürtlerin Şam’da nasıl temsil edileceğinden bahsettiniz ve siyasete dahil olacaklarını söylediniz. Buna karşılık devletin de Rojava’da kurumları olacak. Yani entegrasyonun iki taraflı olduğunu söylüyorsunuz. Şimdiye kadar kaç Kürt Şam’a gitti? Bildiğimiz kadarıyla iki kişi. Sayın Mazlum Abdi ve siz. Süreç, bu haliyle nasıl ilerleyecek? 

Şu anda meclisin içinde 12 Kürt var. Ayrıca Savunma Bakanlığı’nda, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda ve diğer bakanlıklarda da Kürtler var. Bu, anlaşmamızda yer alıyor. Bakanlıklarda Kürt temsilciler olmalı, Dışişleri Bakanlığı’nda da olmalı. Nerede bir devlet kurumu varsa, Kürtleri kabul etmeli. Devlet kurumları içinde Kürtlerin güçlü bir katılımı olmalı. Bu temelde gelecekte daha da fazla katılım olacak. Hiçbir şey bitmiş ve sona ermiş değil.

“Kürt toplumunun dinamiği demokratikleşmenin gelişmesini sağlayabilir”

Yine Türkiye’den bir örnek vereceğim. Kürtler ve Türkler arasındaki barış süreciyle ilgili olarak şöyle deniyor: “Eğer devlet otoriter olmaya ve antidemokratik uygulamalarına devam ederse Kürt sorunu da devam eder. Kürt sorunu demokratik bir sistemle çözülebilir.” Otoriter bir Şam veya Suriye’de Kürtler haklarını nasıl savunacak ve baskı altında kalmayacak? 

İmzaladığımız anlaşmada Kürtlerin tanınması yer alıyordu. Kendimize özgü özelliklerimizin bulunduğu, bunların kabul edilmesi ve korunması gerektiği belirtiliyordu. Bunun ötesinde toplum ve toplum dinamikleri kendini savunma ve iyi bir şekilde temsil etme kapasitesine sahip. Kürt toplumunun öyle bir dinamiği var ki bu ülkede demokratikleşmenin gelişmesini sağlayabilir. 

“Suriye toplumu da değişti”

Bir diğer mesele Suriye toplumunun da değişmiş olması. Bu talepleri dile getirenler sadece Kürtler değil. Örneğin, yıllardır yurt dışında yaşayan Suriyeliler var; dünyayı dolaştılar, gördüler, oradaki değişimleri ve sistemleri gördüler. Ayrıca Suriye toplumunun kendisi de tamamen katı ve merkeziyetçi değil. Aksine; demokratik olmayan, katı ve merkeziyetçi bir Suriye’nin artık bir seçenek olmadığını söyleyen çok kişi var. 

Suriye toplumu tek tip değil. Hıristiyanlar, Müslümanlar, Aleviler, Dürziler, Êzidîler var. Heterojen bir toplum. Ayrıca çeşitli ulusal kültürler de var. Dolayısıyla merkeziyetçi bir Suriye, Suriye toplumunun çıkarına değil. Anayasa hazırlanırken bu konu hakkında kapsamlı tartışmalar yapılacak. 

İkinci olarak, bu tür bir irade son dönemde ortaya çıktı ve Suriye’nin bir şekilde demokratikleşmesi gerektiğini gösteriyor. Bu bir mücadele meselesi ve gelecekte de devam edecek. Bence önümüzde uzun bir yol var. Kısa vadede bazı adımlar atılabilir. Diğer bazı şeyler ise zaman gerektiriyor.

Entegrasyon süreci konusunda –Sayın Mazlum Abdi’ye de sordum– uluslararası güçler ve Şam sizi oyalamaya çalışırsa işlerin çözüme kavuşturulacağına dair ne gibi güvenceleriniz var?

Bu güçler, başından beri sürece dahil oldular ve süreci izliyorlar. Nerede olursa olsun, işlerin ilerlemesini sağlamak için hem bize hem de Şam’a baskı uygulamaya çalışıyorlar. Bir izleme söz konusu. Ne dersek diyelim, sonuçta bugün sahip olduğumuz Suriye onlar olmasaydı böyle olmazdı. Bir rolleri var, görüşlerini sunuyorlar ve bu temelde yakından müdahil olmaya devam edecekler. Çünkü Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırılması koşulsuz değildi. Dolayısıyla Suriye’nin gerçekten bu dış ilişkileri koruyabilmesi ve herkesin çıkarlarını kendi bünyesine katabilmesi için, bazı yeni adımların atılması gerekiyor. Suriye’nin nasıl ve hangi yönde ilerleyeceği, bu uluslararası güçlerle ilişkilerini sürdürmesine bağlı. 

Öte yandan bizim için toplumumuz çok önemli; halkımız arkamızda. Merkezlerde bulunan güçlerle diyalog halinde olmak, gelişmeleri izlemeleri, bazı meseleleri ilerletmeleri, güvence altına almaları iç örgütlenmemize bağlı.

Koalisyon’la işbirliği içinde yıllarca savaştınız. Sonra onlar ayrıldı, askerî güçleri çekildi. Siyasetçileri kaldı mı? Hâlâ iletişim halinde misiniz? 

Evet, hâlâ devam eden bir diyalog var. Hâlimizi hatırımızı da soruyorlar. Yardım ediyorlar mı? Şu anda yardım siyasi bir çerçevede, yani sürecin tıkanmasını nasıl önleyebileceğimiz konusunda. 

“Türkiye devletinin bize yönelik söyleminin değişmesi çok önemli”

Türkiye’yle ilişkileriniz de oldukça gergindi, Türkiye’nin askerî operasyonları ve saldırıları da dâhil büyük sorunlar yaşandı ve Türkiye “Bu bizim kırmızı çizgimiz, Rojava’da özerk bir sistem kurulmasını kabul etmiyoruz” diyordu. Türkiye ve Suriye’deki süreçler başladıktan sonra, aranızdaki sorunlar azaldı. Tamamen sona erdi mi? 

Bizim açımızdan herhangi bir sorun yok. Ama Türkiye açısından, şöyle ifade edebiliriz: Kaygılarını pek de uygun olmayan bir şekilde dile getiriyorlar. Hangi kaygılar? SDG varken, “Karşı karşıya olduğumuz bir askerî tehdit var, bu bir güvenlik meselesi, ulusal güvenlik meselesi” diyorlardı. Bunu her zaman bir savaş çerçevesinde ele aldılar. Oysa şimdi SDG devletle entegrasyonunu açıkladı, dolayısıyla bizim mücadelemiz siyasi. Bundan böyle, Türkiye devletinin bize yönelik söyleminin değişmesi çok önemli. Sadece bize yönelik değil, tüm Kürtlere yönelik. Kürtlerin çok güçlü bir demokratikleşme ve toplumsal güç dinamiği var. “Kürtler varsa ben zayıflarım” anlayışı yerine “Kürtlerle nasıl güçlenebilirim?” anlayışını benimseyen bir yaklaşım geliştirebilirler. Türkiye devletinde ve Türk devlet yetkililerinin zihniyetinde bu anlayış var. Bunun tam tersini yapmaları gerekiyor. 

Kürtler kendi kimlikleriyle, dilleriyle ve kültürleriyle var olduğunda bu, Türkiye için bir zenginliktir ve uluslararası toplum içinde de Türkiye’ye yeni bir kimlik kazandırır. Suriye için de aynı şey geçerli. Şu anda Suriye, Kürtlerin varlığını tanıdı ve Kürt kültürünün ve dilinin varlığını kabul etti. Kürtlerin tamamen Kürtçe eğitim almasına izin verilmesi hâlâ beklemede. Ancak çıkarılan birçok karar, örneğin Kürt kültürünün kendini ifade edebilmesini sağladı. Bu Suriye’yi güçlendiriyor, yeni bir imaj kazandırıyor, demokratik yönü biraz daha belirginleşiyor. Türkiye için de aynı şey geçerli. 

Özetle Rojava Kürtleri hiçbir zaman Türkiye için bir tehdit olmadı ve olmayacak. Tam tersine, sınırın ötesindeler. Biz komşuyuz. İlişkilerimiz iyi olduğunda, birbirimizi korkutmadığımızda, iyi bir komşuluk ilişkisi kurabilir ve devlet açısından da durumu biraz iyileştirebiliriz.

“Türkiye ile diyalog sürüyor, açık bir kanal var”

Türkiye’yle görüşmeleriniz oluyor mu?

Bir şekilde, evet. Açık bir kanal var ve diyalog sürüyor. Suriye içinde sorunları nasıl önleyebileceğimiz ve çözümler üretebileceğimiz konusunda diyalog var.

Önümüzdeki dönemde Türkiye’ye gelecek misiniz? 

Böyle bir şeyin olmasını umuyoruz.

Türkiye’ye gelirseniz, İmralı Adası’nda ya da Ankara’daki olası görüşmelerde neleri gündeme getireceksiniz? 

Türkiye’yle yaptığımız görüşmeler az önce bahsettiğim çerçevede. Suriye’nin iç meseleleri açısından gelecekle ilgili. Çünkü Türkiye, Suriye için de önemli. Türkiye’nin hâlâ Suriye içinde etkisi ve rolü var, bu çok açık ve kayda değer. Dolayısıyla Türkiye’ye diyaloğumuzu ve ilişkilerimizi güçlendirmenin ikimizi de güçlendireceğini daha güçlü bir şekilde anlatabiliriz. Bu bizi zayıflatmaz veya bir tehdit oluşturmaz. Tam tersine, ortak yaşamımız ve geleceğimiz açısından stratejik olacaktır. 

“Nusaybin sınır kapısının yeni yılda açılması gerekiyor”

Kamışlodan Türkiye’ye girmek için, Halep’e kadar 5-6 saat yol gitmeniz gerekiyor, sonra uçağa binip gidebiliyorsunuz. Sınırda açık bir kapı olsaydı, Kamışlo’dan Nusaybin’e doğrudan geçerdiniz, değil mi?

Daha önce onlarla sınır kapılarını, ticaret meselesini konuştuk. Türkiye, Suriye’yle bir anlaşmaya vardı, ayrıca Nusaybin kapısının açılması konusunda bizimle de diyalog kurdular ve açılmasına karar verildi. Bunun yeni yılda gerçekleşmesi gerekiyor. Ayrıca bölgesel ticaret ve transit yollarla ilgili kararlar alındı ve bunlar kapılar açıldığında hayata geçirilecek. Gündemde başka konular da var. Örneğin, bölgede hangi projeler başlatılabilir? Haseke Valisi’nin Diyarbakır’a, Mardin’e gidip bu şehirlerde kardeşlik ve dostluk diyaloğu kurabilmesi gibi. Gelecekte bu tür fırsatlar daha da artacak. Böylece ortak çıkarlarımız için, ekonomik, siyasi veya başka alanlarda gelecekte işler yapabiliriz.

“İsimlerimizin listeden çıkarılmasının zamanı geldi”

Son birkaç gündür Türkiye medyasında konuşulan bir başka konu da sizin ve Mazlum Abdi’nin adının Türkiye’nin kara listesinde olduğu. İsimleriniz listeden çıkarıldı mı, çıkarılmadı mı? Bununla ilgili bir şey biliyor musunuz? 

Bu konu çok konuşuluyor ve artık isimlerin listeden çıkarılmasının zamanı geldi. Çıkarılmazsa nasıl diyalog kurabiliriz? Birimiz mecliste, diğerimiz Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda, dolayısıyla ziyaretler yapılacak. Bir gün bizi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne davet edebilirler ve biz de gidebiliriz. Belki onlar da buraya gelir. Diyalog kurulacak, dolayısıyla bu uygulama kaldırılmalı. 

“Kürtlerin haklarını güvence altına almak için desteğe ihtiyaç var”

Rojava Devrimi gerçekleştiğinde, uluslararası alanda önemli bir etkisi oldu. O zamandan beri buraya birçok insan da geldi. Avrupa ülkeleri ve diğer devletlerle de iyi ilişkileriniz vardı. Savaş sona erdikten ve entegrasyon süreci başladıktan sonra, ilişkilerinizin devam ettiğini söylüyorsunuz ama bu sahada pek görülmüyor. Şu anda Rojava için ne yapıyorlar? IŞİD’i durdurduğunuz için size çok şey borçlu değiller mi? Bunlar unutuldu mu?

Sanmıyorum. İlişkilerimizi sürdürüyoruz. IŞİD’e karşı yürütülen mücadele ve savaş, Kürtlerin uluslararası topluma verdiği katkı tarihe kazınmış durumda. Bu doğrultuda, bu ilişkilerin devam etmesi konusunda biz de ısrarcıyız. Karşı taraf için de durum aynı. İletişimi kesmek istediklerini duymadım. Biçimi ve yöntemleri açısından bazı değişiklikler olabilir ama yine de iletişimde olacağız. Gelecekte Kürt toplumunu desteklemeye –toplumun kültürünün uluslararası alanda daha fazla tanınmasını sağlayacak şekilde– yine ihtiyaç olacak. Savaşın sonucunda, Kürt davası uluslararası bir mesele haline geldi. Kürtlerin haklarını anayasada güvence altına almak için, yeniden desteğe ihtiyaç var. Kürtlerin her zaman destekçileri olmuştur; ancak biz toplumsal destekten söz ediyoruz. Kürt toplumu ile uluslararası kamuoyu arasındaki ilişkiden bahsediyoruz.

Terk edilmiş hissediyor musunuz?

Evet, bir ölçüde. Örneğin savaş sırasında, birlikte çalıştığımız güçlerin pek fazla çaba göstermediği ortaya çıktı. Bu açıkça görülüyordu. Bir başka kopuş daha yaşandı. Kürtlerle Araplar arasında… 

“Bütün Arapları suçlayamayız ya da onlara hain diyemeyiz”

Savaş, ocak ayında başladı. Şam ayrıca Rakka ve Deyrizor’a da saldırdı. Arap müttefiklerinizin çoğu size sırtını döndü. Hatta bazıları silahlarını size çevirdi. Toplumda bir kırgınlık var. Bu duygu hâlâ var mı? Bunun bir çaresi var mı? 

Coğrafyamız homojen değil, burada sadece Kürtler yaşamıyor. Karma bir demografik yapı var. Savaş hakkında söylenen her şey doğru değil, “Bazıları silahlarını Kürtlere çevirdi” gibi. Bununla ilgili birkaç münferit vaka yaşandı, bunu genelleyemeyiz. Bazı Araplar bugün hâlâ bizim yanımızda. Projeyi destekliyorlar. Bazıları Rakka’dan, bazıları Menbiç’ten, bazıları da başka yerlerden. Ama hepsi hâlâ bizimle. 

Aslında olan şu ki Araplar savaşa katılmadılar, direniş cephesine gitmediler. Mesele buydu. Neden? Çünkü ulusal aidiyet meselesi farklı. Bu yüzden bütün Arapları suçlayamayız ya da onlara hain diyemeyiz. Bu doğru değil. Bir kez daha, birlikte yaşamamız gerekiyor. Haseke vilayetinde Kürt ve Arap köyleri yan yana. Bu tarihsel bir gerçek. Bazen bu durum bilinçli olarak körükleniyor. Ama zamanla aileler birbirine karıştı. Önemli olan bu. Aile ilişkileri gelişti. Birbirlerinin amcası, halası oldular; birbirlerine karıştılar. Burada gelişmekte olan proje ya da burada ihtiyacımız olan birlikte yaşamaktır. Savaş olmadan yaşamamız gerekiyor. 

Sosyal medyada nefret dolu ve düşmanca bir dil kullanılıyor. Bu dil toplumun tamamını temsil etmiyor. Bazıları bunu bilerek yapıyor, bazıları ise bundan faydalanmak için çelişkileri ve çatışmaları körüklemek istiyor. Buna dahil olan taraflar arasında istihbarat servisleri, devletler ve Suriye’de istikrarın sağlanmasına karşı çıkan aktörler var. Bu yüzden toplumumuza bu yaklaşımdan uzak durmamız gerektiğini anlatıyoruz. Tüm odağımızı barış ve istikrarı sağlamaya ve yeniden inşa sürecine nasıl aktif şekilde katılabileceğimize vermeliyiz. Bu, sadece binaları yeniden inşa etmeyi değil, aynı zamanda yaşamları, anayasayı ve her şeyi yeniden kurmayı da kapsıyor. Kürtleri ve diğer bileşenleri ilgilendiren her şeyi. Yeni bir şey inşa etmek. Sözünü ettiğimiz şey bu. 

“Kadınların kurumlara katılımı hayati önemde”

Öte yandan sizin yaşam anlayışınız ile Şam’ınki arasında kültürel farklılıklar da var. Kadınlar sizin siyasetinizde önemli bir rol oynuyor. Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) kısa süre önce entegre edildi. Ancak hâlâ usule ilişkin bazı meseleler var. YPJ’nin konumu ve kadınların siyasete ve orduya katılımı sizin için neden bu kadar önemli?

Bu bizim düşüncemiz. Savaşların çıkmasının nedenlerinden biri kadınların devlet kurumlarında yer almamasıdır. Yer alanlar da hâkim anlayışla hareket ediyorlar. Kadınlar, kendi düşünce ve duygularıyla kurumlara katıldıklarında, etki yaratır ve kurumların yaklaşımını değiştirirler. Devlet yalnızca tek ayak üzerinde yürümeye çalıştığında hayatın dengesi bozulur. Kadınların her alanda ve kurumların içinde rol alması önemli. Toplumun inşasında olumlu bir rol oynamalılar. 

Buna dayanarak YPJ’nin ordunun bir parçası olması gerektiğini söyledik. Ancak devlet kendi anlayışında ısrar etti ve kadınları orduya kabul etmeyi reddetti. Bu meseleleri toplantılarda Suriye Cumhurbaşkanı ile görüştük. Her fırsatta bu konuyu onlarla gündeme getirdik ancak reddedildi. 

Şimdi, yeni savaşların başlamasını önlemek için kadınların kendi varlıklarını başka bir şekilde korumaları gerektiğini söylüyoruz. Erkeklerle kadınlar, bireylerle toplum ve devletle toplum arasında bozulan dengeyi yeniden tesis etmeye kararlıyız. Bu denge korunmalı. Bu yüzden kadınların bu kurumlara katılımını hayatî önemde görüyoruz.

Kabul edilmediği takdirde yaklaşımınız ne olacak?

Kadınlar mücadele etmeye devam edecek. Kadınların örgütlenmesi, seslerini duyurmaları çok önemli. Şu anda kurumlarda yer alan kadınlar, parlamentoda ve diğer örgütlerde, bu mücadeleye bir şekilde öncülük etmeliler.

“YPJ, İçişleri Bakanlığı bünyesine dahil edilecek”

YPJ’nin ve kadınların durumu turnusol kâğıdı gibi. Bu yüzden herkes bunu büyük bir merakla bekliyor. Bu süreç daha zaman alacak mı, yoksa yakında çözülecek mi?

Yakında çözülecek. YPJ’nin katılımını ve bütünlüğünü korumak için İçişleri Bakanlığı bünyesine dahil edileceğini açıkladık. Dolayısıyla bu temel görüşmeler yapılıyor ve gelecekte nasıl ilerleyeceğini göreceğiz. 

Diplomasi ve dünya siyaseti yürütüyorsunuz, bazen size karşı olanlarla da görüşüp konuşuyorsunuz. Bunu Sayın Mazlum Abdi’ye de sordum. Bir düşmanla barış yapmak, barış inşa etmek bir ülkeyi yıkmaktan daha zor olabilir. Onlarla oturup görüşmek nasıl bir his? Ne hissediyorsunuz?

Bizimle Şam arasında uzun süreli bir savaş yaşanmadı. Yaşanan savaş yakın dönemde gerçekleşti. Aramızdaki farklılıklardan biri, zihniyetler arasında çok büyük bir mesafe olması. Bizim düşünce biçimimiz onlardan farklı. Dolayısıyla barış inşa etmek, kalıcı bir şekilde gerçekleştirmek uzun bir süreç. Çok fazla emek ve her iki taraftan da büyük bir çaba gerektiriyor. Ki bu doğal bir şey. Her şeyin aynı olması gerekmiyor. Mevcut farklılıklarla birlikte yeni bir şey de ortaya çıkarabilir. Biz diyaloğumuza inanıyoruz ve şimdiye kadar bunu kanıtladık. Daha önce hiç birlikte olmamıştık ama bugün, işte buradayız, birlikteyiz. Onlar burada, biz de Şam’dayız. İnancımız var. Gelecekte bu konuda bazı adımlar atabilir ve Suriye’nin içinde ciddi değişiklikler yaratabiliriz.

“Bu deneyim, Mahabad ya da Güney Kürdistan’daki gibi değil”

Geçen gün bir arkadaşımla Rojava’daki gelişmeler üzerine konuşurken gelinen aşamayı nasıl değerlendirdiğini sordum. Mahabad deneyimine atıfta bulunarak, “Yine aynısı oldu. Kürtler o zaman da farkında değildi” dedi. Güney Kürdistan örneğinin de beklenen sonuçları yaratmadığını ifade etti. Siz Rojava’da gelinen aşamayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu süreci Mahabad ve Güney Kürdistan deneyimleriyle birlikte düşündüğümüzde nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?

Bunlar karşılaştırılabilir şeyler değil. Mahabad’dan sonra bir katliam yaşandı. O ayaklanmanın lideri idam edildi. Buradaki durum farklı bir şekilde gerçekleşti. Evet, Fırat Bölgesi, Özerk Yönetim’in elinde olan bir bölgeydi, artık değil. Ama Kürt toplumu kendisini savundu ve hâlâ sesini çıkarabiliyor, eylemler yapabiliyor, memnuniyetsizliğini dile getirebiliyor. Ayrıca temsilcilerini Şam’a gönderdi. Kürtler artık bu kurumların içinde ve orada Kürtlerin sesi olarak hareket edebiliyorlar. Dolayısıyla bu deneyim, Mahabad ya da Güney Kürdistan’daki gibi değil. Bu başka bir şey. Elde edilen kazanımların üzerine inşa etmek için nasıl mücadele edebileceğimizle ilgili. Çerçeve bu.

“Kimliğimizle devletin içindeyiz ve bu devleti güçlendireceğiz

Mahabad deneyimine ilişkin anlatılarda, Tahran’ın Kürtlere yönelik saldırıları sırasında Qazî (Kadı) Muhammed’in halkın daha fazla zarar görmemesi için müzakere yolunu tercih ettiği; ancak sonrasında idam edildiği aktarılıyor. Sizin ve Sayın Mazlum Abdi’nin Şam’la yürüttüğü görüşmeler ve entegrasyon süreci bu deneyimle karşılaştırılabilir mi? Mevcut entegrasyon süreci başlamasaydı Kürtleri nasıl bir tablo bekliyordu? O dönemde Kürtlere yönelik kapsamlı bir saldırı ya da ortadan kaldırma planı olduğunu söylüyorsunuz. Bu tespitin kaynağı neydi? 

Şam açısından baktığımızda, sonuçta saldıran taraf Şam’dı, belki başka bazı aktörlerle birlikte. Ama bu karar yürürlükteydi. Şimdi ise bunun tam tersi oldu. Kürtler katledilmek yerine yerlerinde kaldılar ve bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayımlandı. Bu kararname Kürtleri ve onların kimliğini, kültürünü, dilini tanıyordu. Katliamın tam tersi bir durum ortaya çıktı. Ama bunu tamamlamak için sabır gerektiren, daha uzun bir yol var. Devlet, Kürtleri devleti bölmek istemekle suçlayıp durdu. Şimdi ise Kürtler devletin içindeler. Kimse Suriye’yi bölmek istemiyor. Aksine, kimliğimizle devletin içindeyiz ve bu devleti güçlendireceğiz. Sonuçta Kürtlerin kendileri için talep ettiği şey, kendilerini özgürce ifade edebilecekleri, dillerini ve kültürlerini yaşatabilecekleri ve haklara sahip olacakları bir yaşamdır. İstedikleri bu. Dolayısıyla bu çerçevede, tam tersi bir tablo görüyoruz: Eğer Şam’la diyalog için bir araya gelmeseydik bir katliam yaşanacaktı. Biz gittik ve bunu engelledik.