Haseke’de ne oldu?

Rojava’nın Haseke kentinde Kürt sembollerine ve çok dilli tabelalara yönelik saldırılar, Şam ile Kürtler arasındaki 29 Ocak anlaşmasının sahadaki kırılganlığını bir kez daha gösterdi. Rojava'daki gazeteci Enes Yıldız'a göre olaylar kendiliğinden gelişen bir toplumsal tepki değil, planlı bir provokasyon.


Rojava’nın Haseke vilayetinde son günlerde yaşanan gerilim, Şam yönetimi ile Kürtler arasında ocak ayında imzalanan entegrasyon anlaşmasının geleceğine dair soru işaretlerini yeniden gündeme taşıdı. 8 Ekim’de kent merkezindeki meydanda Vali Nureddin Ahmed’in de katıldığı bir törenle Suriye bayrağı göndere çekildi. Aynı gün Şam yanlısı bir grup, meydandaki Kürt sembollerine saldırdı. Grup, Arapça, Kürtçe ve Süryanice yazılı tabelaları söktü. Akşam saatlerinde saldırıları protesto etmek için sokağa çıkan Kürtlere güvenlik güçleri havaya ateş açarak müdahale etti. 

Yerel kaynaklara göre en az beş kişi yaralandı. Ertesi gün, 9 Ekim’de “Suriye Bayrağı Cuması” adı verilen gösteride, Deyrizor’dan gelenler de dahil binlerce kişi bölgede devlet otoritesinin tamamen tesis edilmesini talep etti. Gerilim, Serêkaniyê’ye dönmesi beklenen yaklaşık 500 Kürt ailenin kente ulaştığı günlere denk geldi.

Vali Nureddin Ahmed, olaylardan entegrasyon anlaşmasına karşı çıkan kişi ve grupları sorumlu tuttu ve halka itidal çağrısı yaptı. 

Spot Basın Kooperatifi’nden İrfan Aktan, Haseke’de yaşananları, olayların arkasındaki aktörleri ve entegrasyon sürecinin geleceğini Rojava’daki gazeteci Enes Yıldız’la konuştu.

Haseke’de iki gündür neler yaşanıyor? Olayların mahiyetini özetler misiniz?

Öncelikle şuna değinmek gerekiyor: Birkaç gün önce Mazlum Abdi Haseke’de kapsamlı bir toplantı gerçekleştirdi ve bu toplantıda güvenlik güçlerine ilişkin bazı aktarımlarda bulundu. Uzun süredir provokasyonlara açık bir zemin vardı ve belirli provokasyonlar yürütülüyordu. İki gündür gelişen bu provokasyon da tabii ki çok tartışılıyor. Özellikle bazı radikal grupların dışarıdan getirilmesi önümüzde bir soru işareti olarak duruyor. Çünkü bir süredir yürütülen bir entegrasyon süreci var ve bu sürecin sahada belli bir yere kadar pratikleştirildiğini görüyoruz. Fakat “Haseke yalnızca Arapların şehridir” gibi mesajların verilmesi, açıkça yeniden fitne çıkarmaya yönelik, planlı ve bilinçli bir provokasyon olduğunu gösteriyor. Bunu sahada açıkça görebiliyoruz.

Bu provokasyonu Şam mı tertipliyor? Arkasındaki güç konusunda bir tahmin yürütülebiliyor mu?

Kendi gözlemime göre, özellikle Haseke’de ve bazı bölgelerde devlet yetkilisi olan, hatta son dört ay içinde atanan kişiler arasında belirli sorunlar ve sıkıntılar olduğunu görebiliyoruz. Çünkü burada devlet güçleri bir taraftan izliyor, bir taraftan da yer yer müdahale ediyor. Fakat özellikle Kürtlerin bulunduğu bazı mahallelere saldırılar gerçekleşiyor. “Haseke kenti yalnızca Arapların kentidir” deniyor. Buna başlı başına bir provokasyon diyebiliriz. Özellikle sembollere yönelik bir tepki var. Bir süredir Kürt diline ve Kürtlerin talep ettiği eğitim müfredatına ilişkin bazı tepkiler de vardı. Ama mesele yalnızca bu değil. Örneğin Rakka’dan, Şedadi’den, hatta Serêkaniyê’den bazı grupların Haseke’ye getirilip provoke edilmesi elbette bilinçli bir şeydir.

Sanırım bu son provokasyondu. Çünkü özellikle Haseke’ye yönelik şöyle bir söylem vardı: “Haseke Arapların kentidir. Kürtler burada kalmamalı, burada yaşamamalı.” Oysa uzun yıllardır Kürtler, Süryaniler, Ermeniler, Araplar, herkes burada yaşıyordu ve hâlâ ortak bir yaşamları var. Haseke’ye atanan Kürt vali de bir açıklama yaptı: “Güvenlik güçleri de bizimdir, buradaki halk da bizimdir. Provokasyonlara gelmememiz gerekiyor.” Ama ben şu kanaatteyim: Bu, özellikle Şam hükümetinin ve bazı radikal grupların planladığı bir şey. Hem doğrudan Kürtlere yönelik hem de “Haseke yalnızca Arapların kentidir” diyerek provokasyonlar yapılıyor. Hatta Kürtlerin yaşadığı mahallelerde mallarına, mülklerine el koyma girişimleri de var.

Haseke yaklaşık yüzde 45’i Kürt, bir o kadarı Arap, geri kalanı Süryani ve diğer topluluklardan oluşan karma bir şehir. İç güvenliği hâlihazırda Kürt güçleri sağlıyor. Kentte Araplarla Kürtler arasında ciddi bir gerilim olmadığı, iç savaş döneminde bile etnik bir çatışmaya mahal verilmediği söyleniyordu. Siz dışarıdan getirilen gruplardan söz ediyorsunuz. Peki şehrin yerleşik nüfusu arasında da bir gerilim var mı?

Geçmiş yıllarda şöyle bir durum vardı: Deyrizor’dan göç edip Haseke’ye yerleşen pek çok Arap aile var, bunu biliyoruz. Serêkaniyê’den daha önce göç edip Haseke’ye gelenler de var. Dolayısıyla şehirde bir bütün olarak Araplar, Kürtler, hatta bazı Ermeni aileler yaşıyor. Kanaatimce entegrasyon sürecinin sağlıklı yürümesini istemeyen bazı gruplar olabilir. Hatta devlet içinde, Şam hükümeti içinde bunu istemeyen belirli şahıslar da olabilir. Çünkü Suriye’de uzun yıllardır yaşanan iç savaş ve çelişkiler yalnızca içeriye dönük değil. Bence bazı şeyler dışarıdan planlanıyor ve sahada uygulanmaya çalışılıyor. Çünkü entegrasyon süreci belli bir yere kadar pratikleştirildi, bunu sahada görebiliyoruz. Adeta “Artık bir çatışmaya ya da çelişkiye izin vermeyeceğiz” deniyor.

Uzun süredir bunun çabası da verildi. Daha önce Kürt sembollerine yönelik bayrak yakma meselesi yaşandı. Suriye dediğimizde sürekli bir iç çatışma akla geliyor. Kürtler ile Araplar arasında bir gerilim yaşanıyor. Bu gerilimin giderilmesi için Kürtler Şam’a gitti ve belirli noktalarda anlaşmalar yapıldı. Fakat bunun sahaya yansıması sırasında çıkarılan bazı çelişkiler var. Bence bu artık bir sonuç. Haseke’ye yönelik şimdiye kadar yapılan ya da planlanan provokatif girişimlerin sonuncusu olduğunu düşünüyorum.

Özerk Yönetim zaman zaman Şam’ın entegrasyon konusunda isteksiz davranmasını, gereken adımları atmamasını eleştiriyordu. Ama bu pürüzlerin büyük ölçüde aşıldığı söyleniyor. Şam hükümeti içinde 29 Ocak anlaşmasını sindiremeyen ve onu bu tür provokasyonlarla ortadan kaldırmak isteyenlerin nihai amacı ne? Anlaşmanın Kürtlere sağladığı kazanımlar fazla mı geliyor?

“Kürtler Şam’da da bulunsun, ama…” deniyor. Özellikle Haseke için söylüyorum. “Suriye bir Arap cumhuriyetidir, Kürtler de içinde yerini bulsun” gibi söylemler var. Bu söylemler, özellikle 2011’den bu yana Kürtlerin mücadelesini görmezden geliyor. Doğrudan söylenmese de bu bir ret olarak ele alınıyor. Kürtlere bir süredir “Hükümet içinde yer alın, ama…” deniyor ve bundan sonrası için tamamen merkeziyetçi bir yaklaşım görüyoruz. Bunu Kobani’de, Halep’te, Afrin’de, hatta Qamişlo’da, birçok kentte görebiliyoruz. Kürtler de şunu söylüyor: “Mücadelemizi sürdürelim, Şam’da da yer alalım. Ama Kürtler ile Araplar arasında çelişki çıkaracak ya da on yıllara yayılacak bir savaş, bir iç çatışma gibi bir amacımız yok. Böyle bir şey istemiyoruz.” Aslında Kürtlerin böyle bir hedefi olamaz.

Çünkü bir süredir entegrasyon çalışmaları devam ediyor. Afrin’e dönüşler oldu ve tamamlandı. Bir süredir de Serêkaniyê’ye dönüşler oluyor. 

Sanırım Şam hükümeti içinde, hatta HTŞ içinde bunu hazmedemeyen ve sürekli provokatif girişimlerde bulunan bazı gruplar var. Bu gruplar özellikle Haseke üzerinden bir çalışma yürüttü ve bu provokatif çalışma sonuç vermedi. Çünkü dediğim gibi devlet, özellikle de güvenlik güçleri, bir taraftan izliyor, bazen de yer yer müdahale ediyor. Ama Arap halkını Kürtlere karşı kışkırtan bir yaklaşım var: “Diliniz yok, kimliğiniz yok, Kürt sembolleri Haseke’de kabul edilemez.” Sanırım amaç Haseke’yi tamamen kontrol altına almak. Ama dediğim gibi, sanırım bu son mesajdı. Yapılan provokatif girişim Haseke’de sonuçsuz kaldı.

“Son mesaj” derken, bunun anlaşmanın önündeki son engel olduğunu ve aşıldığını mı söylüyorsunuz?

Evet. Çünkü meseleye iki cepheden bakmak gerek. Entegrasyon çalışmaları yürütülüyor. Bunu yalnızca Haseke için değil, genel anlamda söylüyorum. Sürecin siyasi, hukuki, sosyal, kültürel ve eğitim boyutları var. Uzun yıllardır yerinden, yurdundan, şehrinden, mahallesinden göç ettirilen bütün mülteciler yerlerine gönderiliyor. Güvenlik ve askeri boyutun yaklaşık yüzde 80’i çözüldü ve bunlar entegrasyon ya da müzakere çerçevesinde tamamlandı. Ama bazı gruplar hâlâ kışkırtıcı bir yaklaşım sergiliyor ve sanırım bunu Haseke üzerinden denediler. Bunlar sonuçsuz kaldı. Şam hükümeti de bunu biliyor.

Eğer bütünlüklü bir Suriye’den bahsedeceksek, Kürtler Haseke’de de olur, Halep’te de olur, Şam’da da olur. Yalnızca Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin ya da Dürzilerin değil, herkesin haklarını garanti altına alacak bir siyaset belirlenmeli. Bunun belirlendiğini henüz söyleyemem, bu önümüzdeki günlerde belli olacak. Çünkü Suriye sürekli bir iç savaş, sancılı süreçler yaşadı. 

Sipan Hizni’nin öldürülmesinin ardından gösteriler başladığında Şam’a bağlı güçler Rojava’daki bazı şehirlere, özellikle Kobani’ye girmeye çalışmış, hatta girmişti. Bu da ciddi bir gerilim hattı yaratmıştı. Haseke’de toplumsal tepki gibi gösterilen bu saldırılar karşısında Şam’ın tutumu ne? Şam’a bağlı askeri güçlerin Haseke’ye girmesi söz konusu mu? Şu anda gösterilere müdahale eden güçler kimlerden oluşuyor?

Daha önce yapılan anlaşmaya göre Haseke’de, Kobani’de, hatta Dêrik’e kadar dört tugay oluşturuldu ve bunların asayiş güçleri de kuruldu. Mazlum Abdi, Haseke’de birçok güvenlik gücüyle bir araya gelerek bundan sonra Suriye’nin güvenliği için neler yapılması gerektiğine dair bir aktarımda bulundu.

Fakat bu provokasyonları salt güvenlik meselesi olarak düşünmemek gerekiyor. Çünkü Suriye’de siyaset, ekonomi, eğitim alanlarında, toplumsal ve sosyolojik bir kriz yaşanıyor ve biz bunu görebiliyoruz. Şam’daki geçici hükümetin Suriye’de yürüttüğü politikalar, halkın, toplumun ve Suriye’nin bütününün ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte değil. Bu hükümet bunun sancısını yaşıyor. Aslında bu, geçmişte yaşanan iç savaşın sonucu. Suriye’ye pek çok grup gönderildi, bütün radikal gruplar Suriye’de savaştı. Kürtler 2011’den bu yana belirli bir direniş gösterdi, kendi haklarını istedi. Bunun sancıları hâlâ yaşanıyor. Yani bu salt güvenlikle ilgili bir provokasyon, bir kışkırtma değil. Bunun kırılmaları hâlâ yaşanıyor, hem halkta hem Suriye’nin bütününde.

Nasıl ki Dürzilerin hakları isteniyorsa, Arapların, Kürtlerin, Süryanilerin, Ermenilerin hakları da isteniyor. Bence Suriye dediğimizde, tarihsel olarak da, özellikle sahaya bakmak gerekiyor. Yalnızca resmi açıklamalara değil. Biz bunu halkta, sokakta, mahallede görebiliyoruz. Bu yüzden entegrasyon çalışmalarının bundan sonra da sancılı yürüyeceğini, biraz daha zaman alacağını düşünüyorum.

Gösterilere müdahale eden iç güvenlik güçleri Kürtlerden mi oluşuyor?

Hem Kürtlere ait güçler var, hem de HTŞ’ye, yani devlet içinde yer alan güvenlik güçlerine bağlı birimler. Fakat şunu sormak gerekiyor: Özellikle Arap mahallelerinde bu provokasyona zemin sunan, dışarıdan getirilen grupları kim planlıyor? Şedadi’den, Rakka’dan, Serêkaniyê’den getirilen gruplar var. Bunun açık bir provokasyon olduğunu ve bunu halk üzerinden, yani Arap halkı üzerinden yürütmeye çalıştıklarını düşünüyorum. “Siz bu provokasyonları yapın, biz de gösteriş amaçlı yer yer müdahale edeceğiz. Ama siz devam edin: Kürt mahallelerine saldırın, Kürtlere ait sembolleri, bayrakları yakın. Biz de uzaktan izleyelim, belki bir sonuç alırız.” Bu anlayışla hareket ediyorlar.

Rojava’da ve Suriye’de henüz bağıtlanmış, kurumsallaşmış bir barış yok. Üstelik Suriye’deki durum Türkiye’deki çözüm sürecini de doğrudan etkiliyor ve orada da yeni adımların atılması bekleniyor. Bu arifede toplumsal tepki gibi gösterilen bir provokasyonun ayrı bir anlamı olabilir. Oradan bakıldığında barış giderek uzaklaşıyor mu, yoksa bu anlaşma karşıtlarının son çırpınışı mıydı?

Türkiye’de yürüyen süreç ile Suriye’de yaşanan gelişmeler arasında kesinlikle bir bağlantı var, bu bağlantıyı görmek gerekiyor. Daha önce de bazı provokasyonlar yapıldı. Sipan Hizni örneğinde olduğu gibi burada gençler kaçırılıyor, öldürülüyor. Yalnızca Kürtlerin değil, bölge halklarının geleceği açısından da Suriye’deki ve Türkiye’deki gelişmeler ekonomik, siyasi, sosyal ve sosyolojik olarak kesinlikle birbiriyle bağlantılı. Şunu bilmek gerekiyor: Kürtlerin daha önce de “Bir Kürt-Arap çatışmasına gelmeyeceğiz” mesajları vardı. Bu entegrasyon sürecinin tamamlanması gerekiyor ama Kürtlerin de Şam’da olması gerekiyor. Kürtler şöyle diyor: “Biz müzakereye uyuyoruz. Müzakerenin gerekleri neyse ona göre hareket edeceğiz. 

“Türkiye’deki süreç, Güney Kürdistan’daki ve Suriye’deki gelişmeler, bunların hepsinin birbiriyle bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Bu provokasyonların bir ayağının dışarıdan örgütlendiğini söyleyebiliriz.

Türkiye’de de devlet içinde çözüm sürecini istemeyen hizipler var. Ortadoğu’daki başka güçlerin parmağı da her zaman ihtimal dahilinde. Ancak belirleyici olan, Şam’ın bu dış etkilere perde çekip çekemeyeceği. Bu arada şu anda Haseke’de durum ne? Normalleşme var mı, yoksa gerilim sürüyor mu?

Oradaki gazeteci arkadaşları arayıp sordum. Bu provokasyonlarda, bu saldırılarda dört kişi yaralanmıştı. Bir saat önce tekrar sordum, durumun şimdilik sakin olduğunu söylediler. Fakat şuna değinmek gerekiyor: Kürtlerin Haseke’de olması ne Şam hükümetine ne de sürekli Suriye’ye müdahale etmek isteyen dış güçlere bir zarar verir. Colani’nin gelmesiyle, Baas rejiminin yıkılmasıyla birlikte hep şu söylendi: Kürtler Ortadoğu’da bir güçtür ve Suriye’de de olmaları gerekir. Gerçi tam anlamıyla bir hükümet de kurulmadı. Şam hükümeti özellikle son iki yılda birçok dengeyi gözetmek zorunda kaldı. İsrail’le dengeyi gözetmek zorunda kaldı. Kürtlerle de keza: Kürtlerin de hakları var ve bu hükümet içinde yer almaları gerekiyor. Hatta Türkiye ile özellikle ekonomik anlamda ilişkilerini geliştirdi, bunu Halep’te de görüyoruz.

Şimdi iki şey var. Bir taraftan “Suriye’de yeni bir inşa sürecine girelim” deniyor. İkincisi de bu entegrasyon süreci. Kürtler de dahil bütün halkların temel hakları nedir? Bunları Şam’la netleştirip garanti altına almak gerekiyor. Öyle yapılırsa Şam hükümeti ayakta durur ve Suriye’de belki bir değişim, bir dönüşüm yaşanır.