“Hapis yatmadıysan Rus değilsindir”

Dışarıda asla arkadaş olmazdık. Ama paylaştığımız o küçücük alanda aramızda kırılgan bir uyum kuruldu.

Editörün notu: Bu yazı, Evan Gershkovich tarafından The New Yorker dergisinde 28 Eylül’de “The Cellmate Who Taught Me the Codes of Russian Prison” başlığıyla yayımlanmıştır.

Moskova’daki Lefortovo Hapishanesi’nin kütüphanesinde, diğer mahkûmlar ve ben Charlotte Brontë ile Marcel Proust gibi büyük romancılar ya da Samuel Beckett ile Albert Camus gibi varoluşçular arasından seçim yapabiliyorduk. Kafa dağıtmak isteyenler için Michelle Obama’nın ve Arnold Schwarzenegger’in anı kitapları vardı. Kendimize biraz daha yakın bir şey okumak istersek, tıpkı bizim gibi bir dönem Lefortovo’da yatmış Sovyet muhalifi Aleksandr Soljenitsin’in eserlerini bulabiliyorduk. Raflarda ekonomi, tarih, matematik ve psikoloji kitaplarının yanı sıra Amerikalı romancı Donna Tartt ve Nobel ödüllü Güney Koreli yazar Han Kang gibi isimlerin çağdaş romanları bile vardı. Mart 2023’te Lefortovo’ya düştükten kısa süre sonra seçkinin bu kadar çeşitli olmasına şaşırdığımı avukatlarıma söylediğimde, bu hapishaneden pek çok iyi eğitimli insanın geçtiğini ve kitaplarını burada bıraktığını anlattılar. İçlerinden biri kendi kitabını bile burada yazmıştı: Yarı milliyetçi, yarı soytarı yazar ve siyasetçi Eduard Limonov, Ölüler Tarafından Hapsedilmiş adlı kitabını 2000’lerin başında Lefortovo’da geçirdiği on beş aylık tutukluluk sırasında kaleme almıştı.

Hapishanede okumak insanı oyalıyordu ama içeride hep sahte bir umut dolaşıyordu. Bazen bu, hücremin önündeki koridorda çalan bir telefondu. Acaba benimle mi ilgili? diye düşünürdüm. Bir gardiyana, tahliye edilmem için beni almaya gelmesi mi söyleniyor? Moralimin dibe vurduğu anlarda yaklaşan ayak seslerinin düzenli ritmi bile yetiyordu. Kitabımdan başımı kaldırır, kapıya bakar ve gözetleme deliğinden beni süzen bir gardiyan gözü görürdüm. Sonra ayak sesleri sürüklenerek uzaklaşır, ben de iç geçirip okumaya dönerdim.

Lefortovo’daki ikinci haftamı doldurduğumda bir gardiyan hücremin önünde durdu ve “Gershkovich?” diye seslendi.

“Evet,” dedim.

“Eşyalarını al.”

O sırada tecritte tutuluyordum. Avukatlarımın anlattığına göre bu, Rus hapishanelerinin olağan karşılama usulüydü; amaç, dışarıdan gelen hastalıkların diğer mahkûmlara bulaşmasını önlemekti. Bu süre dolunca bir hücre arkadaşım olacağını da söylemişlerdi.

Kapı açıldı; biri alışveriş arabası iten iki gardiyan gördüm. Eşyalarımı arabaya koymamı, şiltemi taşımamı ve peşinden gelmemi söyledi.

İlk hücrem, 40 numara, hapishanenin girişinin tam karşısındaydı. Sola dönüp bir kat merdiven çıktık. Yürürken aklım kiminle yaşayacağım sorusuna takılıp duruyordu. Lefortovo’da yalnızca siyasi tutuklular değil, yolsuzluk, silah kaçakçılığı ve uyuşturucu suçlarından yargılananlar da kalıyordu. İkinci katta, K biçimindeki binanın iki koridorundan ilki olan uzun, çapraz bir koridora saptık ve 85 numaralı hücrenin önünde durduk. Gardiyan kapıyı açtı.

Karşımda uzun boylu, iri yapılı, başı kazınmış, kolları dövmelerle kaplı bir adam duruyordu. Beyaz kolsuz bir atlet, gri bir şort, beyaz çoraplar ve siyah spor sandaletler giymişti. Tuvaleti lavabodan ayıran alçak duvara yaslanmış, elinde yanan sigarasının külünü tuvalete silkeliyordu. Başıyla selam verdi ve şiltemi onun yatağının karşısındaki yatağa atışımı izledi.

Kapı arkamdan kapanınca adama elimi uzattım. Önce elime, sonra yüzüme baktı, sigarasından bir nefes çekti ve “Derdin ne?” dedi.

Şaşkın şaşkın ona baktım.

Gülümsedi. “İlk gelişin mi?”

Kullandığı Rusça kelimeyi daha önce hiç duymamıştım ama bağlamdan anlamını çıkardım: pervokhod, yani “ilk seferini yapan”; özellikle de ceza sisteminden ilk kez geçen kişi. (Amerikalıyım ama Sovyetler Birliği’nden göç etmiş annemle babamla evde Rusça konuşarak büyüdüm.)

“Evet,” dedim.

Başını salladı.

“Madden ne?” diye sordu. “‘Derdin ne?’ derken bunu kastediyoruz.”

“Madde” derken Rus Ceza Kanunu’ndaki maddeyi kastediyordu. “İki yüz yetmiş altı,” dedim; Rusya’nın iç güvenlik servisi FSB suçlamaları bana bildirdiğinde bu numarayı aklıma kazımıştım. Hücre arkadaşım maddenin neye karşılık geldiğini hatırlamaya çalışıyor gibiydi, ben de ekledim: “Casusluk.”

Öksürdü, gözleri büyüdü. “Casus musun?”

“Hayır,” dedim. “Gazeteciyim. Amerikalı bir gazeteci.”

Kuşkuyla baktı. “Beni casus diye yaftalıyorlar,” diye açıkladım. “Takasta kullanmak için aldılar beni.”

Gülümsedi. “Tabii,” dedi. “Buradakilerin çoğu suçsuz zaten, aynı Esaretin Bedeli‘ndeki gibi. Ama sözüne güveneceğim.”

Yüzüm kızardı. Avukatlarım davamın ayrıntılarını kimseyle paylaşmamamı tembihlemişti; daha fazla açıklama yapmaktan vazgeçip eşyalarımı yerleştirmeye koyuldum.

O gece gözüme uyku girmedi. Daha yeni tanıştığım yetişkin bir adamın yanında, ayakları başımdan birkaç santim ötede, çıkamayacağım küçücük bir beton kutunun içinde yatıyordum. Arkadaşlarımın tam o anda ne yaptığını merak ettim. Cuma akşamıydı ve çoğunun, Vladimir Putin Şubat 2022’de ordularını Ukrayna’ya gönderdikten sonra taşındığı Berlin bizden bir saat gerideydi. Akşam yemeği mi yiyorlardı? Bir bara mı gidiyorlardı?

Ertesi sabah hücre arkadaşım şişmiş göz kapaklarımı görünce kendisinin de pek uyuyamadığını söyledi. “Yeni biri geldiğinde hep böyle olur,” dedi. “Ama her değişiklikte biraz daha kolaylaşıyor.”

Hücre arkadaşıma Seryoga diyeceğim. (Hâlâ içeride olduğu için, onu korumak adına portresini çizerken sonraki hücre arkadaşlarımdan bazı ayrıntılar da ödünç aldım.) Ona resmî adımın Evan olduğunu ama Rusçada hep Ivan diye çağrıldığımı söyledim. Seryoga hemen bana ailemin taktığı adla, Vanya diye seslenmeye başladı. Ben gelmeden önce üç gün hücre arkadaşsız kalmıştı; bunun kafayı yemeye başlamasına yettiğini söyledi. Lefortovo’da bir yılı aşkın süredir kalıyordu, bunun bir kısmını tecritte geçirmişti ve yalnızlığa tahammül edemiyordu.

Seryoga yasadışı bir silah dükkânı işletmekle suçlanmış, suçunu kabul etmişti ve bir an önce cezasını almayı umuyordu. Rusya’nın dört bir yana yayılmış ceza-çalışma kampları ağına verilen adla zona‘ya, yani “bölge”ye geçmek istiyordu. Tutukevi hayatından, onun tekdüzeliğinden, darlığından ve kıpırtılı bir sosyal ortamın yokluğundan bıkmıştı. Bir kampın düzenli çalışma haftasını ve açık alanlarını, akşamları yemek pişirebileceği, etrafında bir arkadaş grubu olabileceği bir hayatı özlüyordu. “Bir an önce kampa gitmek istiyorum,” dedi; ama koşulların yerden yere değiştiğini de kabul ediyordu. Moskova’nın doğusundaki bölgenin kampları cehennem gibi olmasıyla ün salmıştı; Karadeniz yakınlarındaki güney kamplarının ise “tatil köyü” gibi olduğu söyleniyordu. “Bir oraya düşsek, ne çok taze meyve yeriz bir düşünsene,” diye ekledi iç çekerek.

Benim gibi Seryoga da ilk kez içerideydi. Moskova yakınlarındaki bir kasabada büyümüştü; o küçükken ölen babası bir devlet şirketinde çalışmış, annesi öğretmenlik yapmıştı. Ama Seryoga çocuk yaşta kötü bir çevreye karışmıştı ve artık organize suçu önündeki sayılı gerçekçi meslekten biri olarak görüyordu. “Normal ofis işini denedim, para kazanamadım, anlamını da göremedim,” dedi. Üstelik Putin’in hükümeti yozlaşmış bir haraç düzeni yürütüyorsa, o neden yürütmesindi? “Burada her şey göreceli,” diye ekledi.

Seryoga silah dükkânını birkaç yıl önce açmış, tabancalarla başlayıp daha büyük ve daha ölümcül teçhizata geçmişti; ama hiçbir zaman ayrıntı vermedi. İşler iyi gitmiş, annesine yeni bir daire almıştı. Ama hep çizgiyi biraz daha aşmıştı. 2021 yazında, topyekûn savaşın başlamasından kısa süre önce hükümet, onun yargılandığı 222. madde, yani yasadışı silah ticareti için öngörülen azami cezayı sekiz yıldan onbeş yıla çıkardı. FSB ülke genelindeki karaborsa silah ağlarını çökertmeye girişti; muhtemelen işgal öncesinde silahların yanlış ellere geçmesini önlemek için. Seryoga siyasi tutuklu değildi ama Lefortovo’ya o da bir bakıma savaş yüzünden düşmüş gibiydi.

“Anlamsız,” dedi Seryoga savaş için. “Her şey rakip güçlerin siyasi çıkarlarından ibaret.” Ülkesinin neden “küçük kardeşi”yle savaştığını anlamıyordu; ama on beş yılını parmaklıklar ardında geçirmek de istemiyordu. Eşiyle birlikte altı yaşında, dört yaşında ve dokuz aylık üç çocukları vardı ve çocuklarının onu hatırlamasını istiyordu. Bu yüzden, zaman zaman çalışma kampı hayatına övgüler dizse de karar çıkınca orduya yazılmayı düşünüyordu. “Çaresizlikten verilmiş bir karar olur,” dedi.

Mahkûmları askere almak, Rusya’nın askerî stratejisinin temel parçalarından biri hâline gelmişti: Daha geniş bir seferberliğe gitmeden safları doldurmanın bir yoluydu bu. Seryoga’yı biraz sıkıştırdım: Hapiste de olsa hayatta olan bir baba, çocukları için ölü bir babadan daha iyi değil miydi? “Ben babasız büyüdüm,” dedi. “Oğlumun, mahkûm olduğum için benimle konuşmamasındansa babasının savaşta öldüğünü söylemesini tercih ederim.” Seryoga’nın birkaç arkadaşı ceza kolonilerinden cepheye gitmişti; biri birkaç hücuma katılmasına rağmen burnu bile kanamamış, bir diğeri ise kısa sürede yaralanıp hastaneye kaldırılmıştı. “Orada hayatta kalıp kalmamak tamamen şans işi,” dedi Seryoga. “Bunun farkındayım.”

O akşam Seryoga bana Rus hapishanesinin usullerini öğretmeye başladı. Meğer yeni hücreme girerken iki önemli hata yapmışım.

İlkini daha eşiği geçer geçmez yapmıştım: Girişteki beze ayaklarımı silmemiştim. Seryoga bunun saygısızlık sayıldığını söyledi. İkincisi, önce maddesini sormadan elimi uzatmamdı. Yanlış kişinin, örneğin bir çocuk istismarcısının elini sıksaydım, hapishanenin kast düzeninin en alt basamağına düşebilir, kendiliğinden bir petukh, yani “horoz” olabilirdim.

Peki ne yapmalıydım? En doğrusu, hücreye girince Seryoga’nın “Derdin ne?” diye sormasını beklemekti. “Hayatında her şey düzgün mü?” diye de sorabilirdi. Bu, Rus hapishane argosunda maddemin “düzgün”, yani kabul edilebilir olup olmadığını anlamanın bir yoluydu. “Düzgün olmayan” maddeler çoğunlukla cinsel şiddetle ilgiliydi: 131 (tecavüz), 132 (cinsel nitelikli şiddet), 133 (cinsel eyleme zorlama), 134 (pedofili), 135 (reşit olmayana yönelik müstehcen hareketler). Bunlardan herhangi biri mahkûmu doğrudan en alt kasta indiriyordu. Bu da kişinin hücredeki diğerleriyle sigara paylaşamaması, kampta yemeğini en son yemesi ve cinsel hizmete zorlanabilmesi demekti. (Bu dünyada eşcinsel bir erkek zaten doğuştan petukh sayılıyordu.) Hayatımdaki her şeyin düzgün olduğunu söyleseydim Seryoga elimi sıkabilirdi.

Kast düzeninde başka basamaklar da olduğunu öğrendim; örneğin sherst, yani “yün”: Genellikle hapishane yönetimiyle iş birliği yaparak ya da temizliğine dikkat etmeyerek kuralları çiğneyen kişiye verilen ad. Seryoga’ya göre bir numaralı amacımız temizliği korumaktı. Hücreye girerken terliklerimizi siler, onları hiç çıkarmazdık; çıplak ayakla yürümek kesinlikle yasaktı. (Seryoga’nın deyişiyle: “Sıçtığımız yerde yemek yiyoruz.”) Hücreyi her sabah sırayla temizlerdik; hücrenin her bölümü için ayrı bezimiz vardı: zemin, duvarlar, lavabo ile masa ve tuvalet. Yanlış bezi yanlış yerde kullanmak insanın başını ciddi belaya sokabilirdi.

Bütün bunlar akla bir soru getiriyordu: Bu kadar yalıtılmışken diğer mahkûmlar itibarımızdan nasıl haberdar olacaktı? Seryoga’nın anlattığına göre iki hücre arkadaşı ayrıldığında her biri yanında bir tür yazısız karne taşıyordu. Her büyük hapishane hücresinde ya da ceza kampı koğuşunda, kuralları uygulayan ve anlaşmazlıkları çözen en kıdemli otorite olarak bir smotryaşçiy, yani “gözetmen” bulunurdu. Bu kişi senin “nasıl oturduğunu” öğrenmek isterse, bağlantılarına sorar ve tıpkı bir muhabir gibi sonunda gerçeğe ya da gerçeğe yakın bir şeye ulaşırdı.

Rusçada “oturmak” fiili tek başına “hapis yatmak” anlamına gelir; nerede oturduğunu belirtmen gerekmez. Üstelik bu etken bir fiildir. Öylece oturmazsın; belli bir biçimde oturman gerekir. Seni, nasıl oturduğuna göre yargılarlar. Bu fikir bana teselli verdi: Tutsaklığımı bir gelişim dönemi olarak görmeme yardım etti; boş boş oturmak değil, iyi oturmak zorundaydım. Rusçada “birini oturtmak” anlamındaki kelimenin “fide dikmek” anlamına da gelmesini seviyordum. Bir ara yazar Andrey Rubanov’un Lefortovo’da ve Moskova’daki bir başka tutukevinde geçirdiği günleri anlatan otobiyografik romanını okudum; adı kelimesi kelimesine çevrilirse Dik Onu, Büyüsün. Sonraları yaygın bir başka sözü daha da çok sevmeye başladım: Hapis yatmadıysan Rus değilsindir.

Bana karşı nazik olsa da Seryoga’nın sabrı kısaydı. İlk talimatlarından biri, tuvaleti kullanmadan önce musluğu açmamız gerektiğiydi; hem sesi bastırmak hem de sonradan musluğun koluna kirli elle dokunmamak için. Bu alışkanlığı hatırlamak hiç kolay değildi. Bölmenin üzerinden bakınca Seryoga’nın kitabından başını kaldırmış, kaşları tehditkâr biçimde havada, bana dik dik baktığını görürdüm. Hemen özür diler, musluğa koşar ve onu elimin tersiyle açardım.

Büyük tuvaletimizi yapmak için Seryoga bana adım adım kurgulanmış bir prosedür öğretti. Yalnızca suyu açmakla kalmaz, televizyonun sesini sonuna kadar açar, pencereyi de aralardık. Sonra, kurallara aykırı olduğu hâlde gardiyanların göz yummasıyla elinde tuttuğu fazladan bir çarşafı, dışa çıkıntı yapan duvarın ucuyla karşısındaki buzdolabı arasına gerer, içi şeker dolu iki plastik şişeyle sabitlerdik. Seryoga duvarda küçük bir oyuk açmıştı; oraya küçük bir parça kurutulmuş limon kabuğu sıkıştırır, keskin kokusu kötü kokuyu bastırsın diye kibritle yakardık. (Limonları her ay hapishane kantininden sipariş ederdi.) Ayrıca yanıma plastik bir şişe almamı, içini suyla doldurup iş bitince sıkarak pratik bir bide gibi kullanmamı tavsiye etti.

Pazarlığa kapalı başka kurallar da vardı. Gaz çıkarmamız gerekirse hücre kapısının dibine giderdik. Mastürbasyon ancak tek başınayken yapılabilirdi. (Bunu erken öğrendim: Bir gardiyan Seryoga’ya bir celbi olduğunu söylediğinde bana dönüp “Fırsat bu fırsat, otuz bir çek,” diye talimat vermişti.) Bazı kurallar da televizyonun uygun ses düzeyiyle ilgiliydi; Seryoga çiğneme seslerimiz duyulmasın diye sesi açardı. Sigara yalnızca tuvaletin yanındaki havalandırma menfezinin önünde, menfez çalışmıyorsa pencerede içilebilirdi. Bazı kelimeler de içeride kullanılmazdı. Örneğin stuçat (“vurmak”, “kapı çalmak”) denmezdi, çünkü kelimenin ikinci anlamı “ispiyonlamak”tı. Onun yerine şumet (“gürültü yapmak”) tercih edilirdi.

Bunlar işin yarısı bile değildi ve hepsini öğrenmem zaman aldı. Arada bir kuralı çuvalladığımda Seryoga’nın sabrı taşar, burnumun dibine girip canımı yakmakla tehdit ederdi. Daha sakin bir anında, bir keresinde gevşek davranan bir hücre arkadaşını kameranın görmediği bir köşeye sürükleyip ürkütücü iri yumruklarıyla dövdüğünü anlattı. “Gerçi onu defalarca uyarmıştım,” dedi. “Öyle hemen yapacağım bir şey değil.”

Ben işin raconunu çözdükçe aramızda iyi bir ilişki gelişti. Rusçada patsan diye bir kelime vardır; aslında çetedeki bir delikanlıyı anlatır ama çok daha fazlasını ifade eder: sokağın namus kurallarına göre yaşayan biri. Seryoga tam da öyle biriydi ve asla aşmadığı çizgiler vardı. Kavgada ilk yumruğu atanın sen olman gerektiğine, verdiğin sözü her zaman tutman gerektiğine ve eşcinsel birinin elini asla sıkmaman gerektiğine inanıyordu. Dışarıda asla arkadaş olmazdık. Ama burada, bu koşullarda iyi anlaşıyorduk. Üstelik beni güldürüyordu. O da tıpkı benim gibi Sünger Bob Kare Pantolon türünden dizilerle büyümüştü. Bir keresinde gün ortasında dört saat uyuyup sersem sersem uyandığında “Resmen…” dedi, sonra Sünger Bob‘daki Fransız anlatıcının sesine geçerek ekledi: “…bir… yıl… sonra.”

Açıkçası onunla aynı hücreye düştüğüm için şanslıydım. Durmadan okuyor, spor yapıyor ve en önemlisi horlamıyordu. Arada bir gecenin ortasında anlamsız şeyler mırıldanarak uyanıyordu, o kadar. Hücreye geçişimin üzerinden daha dört gün geçmişken günlüğüme, bir hücre arkadaşının insanın hayatında ne kadar çabuk ayrılmaz bir yer edinebildiğine şaştığımı yazmıştım. Seryoga’yla her gün hapishanenin çatısında, tavan yerine örgü tel ağla örtülü bir bölmede bir saatlik yürüyüşe çıkmamıza izin veriliyordu. Yan yana iki hatta gidip geliyor, gidip geliyor, birlikte bir ritim tutturuyorduk.

Lev Tolstoy’un Savaş ve Barış‘ında, Fransızların Moskova’yı işgali sırasında esir düşen Pyotr Bezuhov gibi ben de çok geçmeden v nevole, yani özgür iradeden yoksun hâldeyken bile keyif veren anlar bulabildiğimi fark ettim. Tolstoy şöyle yazar: “Dünyada insanın hem mutlu hem de bütünüyle özgür olabileceği bir durum olmadığı gibi, bütünüyle mutsuz ve tutsak olabileceği bir durum da yoktur.”