Halk TV’ye kayyım atandı: “Ya biat ya kayyım”

Halk TV’ye kayyım atanması, iktidarın eleştirel medya üzerindeki baskısının vardığı yeni aşamayı gösteriyor. Medya Ombudsmanı Faruk Bildirici’ye göre amaç, Türkiye’de çok izlenen muhalif yayın organlarından birini susturmak. Siyasi iktidarın muhalif medyaya verdiği mesaj ise açık: “Ya biat ya kayyum”

Türkiye’nin en çok okunan haber sitelerinden T24’e 30 Eylül’de erişim engeli getirilmesinin üzerinden henüz iki hafta geçmişken, bu kez ülkenin en çok izlenen televizyon kanallarından Halk TV’ye el konuldu. 14 Ekim sabahı saat 05.30 sularında polis eşliğinde kanalın İstanbul’daki merkezine giren kayyım heyeti yayınları durdurdu, mevcut yönetim görevden uzaklaştırıldı. Çalışanlar binaya alınmadı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açıklamasına göre kayyım kararı, Halk TV Yönetim Kurulu Başkanı Cafer Mahiroğlu hakkında rüşvet, ihaleye fesat karıştırma ve suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçlamalarıyla yürütülen soruşturmaya dayanıyor. Soruşturmada 17 kişi hakkında gözaltı kararı verildi, 11 kişi gözaltına alındı.

Operasyonun takvimi de dikkat çekti. Halk TV’ye, hapisteki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun savunma yapacağı gün el konuldu. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise 9 Ekim’de katıldığı bir televizyon programında kanalı ve sahibini açıkça hedef göstermişti. Bir gün önce de MHP Genel Başkan Yardımcısı İsmail Özdemir, RTÜK’e Halk TV ve Sözcü TV’nin yayın lisanslarını yeniden gözden geçirme çağrısı yapmıştı.

Medya Ombudsmanı ve T24 yazarı gazeteci Faruk Bildirici, Spot Basın Kooperatifi’nin “Nasıl Yapmalı?” programında İrfan Aktan’ın sorularını yanıtladı. 

Bugün sabah saatlerinde Halk TV’ye polis eşliğinde kayyım atandı, yayınlar durduruldu. Savcılık operasyonu kanalın patronu Cafer Mahiroğlu’nun mali işlemlerine dayandırıyor. Ama Halk TV uzun süredir iktidarın, son günlerde de Kılıçdaroğlu’nun hedefindeydi. Siz aynı zamanda iki hafta önce erişim engeli getirilen T24’ün de yazarlarındansınız. Sizce bu operasyonun mahiyeti nedir?

Savcılığın açıkladığı gerekçe mali nedenler olabilir ama hepimiz biliyoruz ki mesele mali nedenler değil. Daha önce el koydukları televizyon kanalları için de bir takım acayip gerekçeler uydurmuşlardı. Hatırlarsınız, Tele1’e de casusluk gibi bir suçlamayla el koydular ama asıl amaç Tele1’i susturmaktı. Nitekim bir haber kanalı olarak susturdular. Bugün Tele1’i açtığınızda ekranda siyah bir görüntüyle karşılaşıyorsunuz. Tele1 gibi bir kanal yok oldu. O gün Tele1’e atadıkları kayyım eski Yeni Şafak yazarı İbrahim Paşalı’ydı. Bugün Halk TV’ye yine onu atadılar. Üstelik bu kez daha hazırlıklı gelmişler. Anladığım kadarıyla Tele1’de haber yayını sırasında kapatmışlardı, şimdi daha canlı yayın başlamadan kapattılar. Yani amaç çok belli: Halk TV gibi bu ülkede çok izlenen muhalif medyanın en önemli yayın organlarından birini susturmak. Şu anda yaptıkları şey bu.

Aslına bakarsanız son bir iki aydır iktidarın muhalif medya üzerindeki baskısı çok artmıştı. Bildiğim kadarıyla geçen ay erişim engeli getirilen hesap sayısı 1270’ti. Bu ay da aynen devam ediyor. T24’ün tamamına erişim engeli getirdiler. LGBT haberleri gerekçesiyle Tuğba Tekerek gibi arkadaşlarımızı tutukladılar. O yetmedi, Şaban Sevinç ve Mustafa Balcı tutuklandı. İsmail Saymaz ve Murat Ağırel’e ev hapsi verdiler. Bunlar da yetmedi, şimdi Halk TV. Ben bunu açıkçası bir mali operasyon olarak değil, siyasi iktidarın tahammülsüzlüğünün yeni bir örneği olarak görüyorum. Muhalif medyaya “Ya bize biat edin ya da sizi kapatırız, engelleriz, hapsederiz, milyonlarca liralık tazminat davaları açarız” diyen bir yöntemin uzantısı.

Türkiye’de muhaliflerin sesini duyurabildiği çok az mecra kaldı. Toplumun büyük çoğunluğu farklı bir sese erişemiyor ama buna karşılık ciddi bir kamuoyu tepkisi ve siyasi tepki görünmüyor. Yanılıyor muyum?

Öncelikle biz gazetecilerin kendi aramızda dayanışma içine girmemiz gerekiyor. Ama bu da yetmez. Gazetecilik dayanışmasının yanında toplumun da bize sahip çıkması gerekiyor. T24’e de sahip çıkılmadı, Tele1’e de, ondan öncekilere de. Sahip çıkılmayınca da “Sıradaki gelsin” dendi. Düşünebiliyor musunuz, şimdi Halk TV kapatıldı, kayyım el koydu, yayınları durduruldu ve hemen “Peki sırada kim var?” sorusu sorulmaya başlanıyor. Yani bu normalleşiyor, böyle normalleştiriliyor aslında.

Şu anda Halk TV binasında bulunan, kendisini muhalif ya da eleştirel olarak tanımlayan bir başka televizyon kanalının çalışanıyla konuştuk. Yayına bağlanıp ne olup bittiğini anlatmasını rica ettik. Kendi kanalı bunu reddetmiş. İsmini vermeyeyim ama Kürt siyasetine yakın olduğunu söyleyen bir kanal. Dayanışma diyorsunuz ama işte durum bu.

Bu ülkede siyasi iktidar Kürt siyasetinden belediye başkanlarına kayyım atadığında siyasetin öbür tarafından ses çıkarılmadı, sahip çıkılmadı. Bugün de CHP’li, Yeni Partili belediye başkanlarına kayyım atanıyor, onlar hapse atılıyor. Şimdi medyada da benzer bir şeyi yaşıyoruz. Medyanın hangi kesiminden olursa olsun, görüşleri ne olursa olsun, o görüşleri ya da o çizgiyi savunmamız gerekmez. Ama sahip çıkmamız, dayanışma içinde olmamız gerekir. Bunu yapmayınca “Sıradaki gelsin”i kabul etmiş, bütün bu baskıları normalleştirmiş oluyoruz. Normalleştirince de ortada ne gazetecilik kalıyor ne de toplumun bilgi edinme hakkı.

Yerel seçimlerdeki muhalefet başarısını hatırlayalım. O günkü medya ortamında daha geniş bir muhalif, eleştirel ve bağımsız medya ağı vardı. Sonra ne oldu? Tele1 kapatıldı. Sonra ne oldu? T24 kapatıldı. Sonra birçok habere ve hesaba erişim engeli getirildi. Siyasi iktidar yerel seçimleri kaybetmesinde bağımsız ve eleştirel medyanın, onun toplumu bilgilendirmesinin de etkisi olduğunun farkında. Bu yüzden muhalif medyayı tam bir çember altına aldı. KRT satıldı, el değiştirdi ve muhalif bir medya olmaktan çıktı. Buna benzer birçok tek tek operasyonlarla muhalif medya daraltıldı. Bugün daha da daraltıldığını görüyoruz. Neden? Çünkü yeni bir seçime doğru gidiyoruz. Bu seçime giderken baskıyı muhtemelen daha da artıracaklar. Hapse atmaları, erişim engellemelerini, kanal kapatmalarını daha yoğun göreceğiz.

Ama dediğim gibi toplum bizlere, kapatılan, engellenen, hapse atılan gazetecilere sahip çıkmazsa, desteklemezse, yenileri bunu izleyecektir. Düşünsenize, T24 ya da Halk TV gibi bir kanal kapatıldığında önünde binlerce insan sessizce otursa, sadece tepkisini sessizce gösterse, siyasi iktidar yenilerini yapmaya cesaret edebilir mi? Bence edemez. Ama olmuyor. Olmayınca da bunu normalleştiriyorlar, sıradanlaşıyor ve aynen devam ediyorlar. Maalesef bu gücü kendilerinde buluyorlar.

Bir tweet gördüm: “Sosyal medya kullanmayan anne babalarımızın habere erişebildiği tek kanal kapatıldı” deniyordu. Bir yandan doğru, öte yandan sosyal medya da kullanılamaz hale geldi. Tekrar başa dönüp sorayım: Halk TV’ye kayyım atanması, Türkiye’de iktidar kontrolü dışındaki medya açısından ne anlama geliyor? Bu nasıl bir aşama?

Bu aşama baskıların daha da artacağını gösteriyor. Siyasi iktidar “Ya biat ya kayyım” diyor. Yani “Ya bana biat edeceksiniz ya da size kayyım atayacağım, sizi kapatacağım, hapse atacağım” diyor. 

Fakat şunu unutuyorlar: Ben 12 Eylül döneminde de gazetecilik yaptım. Benden önce de bu ülkede baskı dönemlerinde, Milli Şef döneminde, tek parti döneminde de gazetecilik yapıldı ve insanlara bir şekilde bilgi ulaştırıldı. Evet, önemli ölçüde engelliyorlar. Bugün Türkiye Yemen’e asker göndermeyi konuşuyor. Bir yandan fon vurgunu var. AKP’lilerin oradaki rolüyle, işleviyle ilgili bilgiler topluma sızmıyor. Bütün bunların topluma daha sınırlı biçimde duyulmasını sağlıyor olabilirler.

Ama unuttukları bir şey var. Sürekli “dezenformasyon” diyorlar ya, aslında şeffaflık olsa dezenformasyon önlenir. Bağımsız ve eleştirel medyayı engelledikleri sürece bilgiler toplumda tevatür ve dedikodu biçiminde yayılır. Bu hem onların hem de ülkenin aleyhine olur. 12 Eylül döneminde bile bütün koşullara rağmen gerçeğin, bilginin insanlara ulaştırılmasının bir yolunun bulunduğunu gördüm. Yine öyle olacak.

Bu siyasi iktidar sadece bizleri susturmakla kalmıyor, diğer uygulamalarıyla birlikte toplumda yaydığı o derin umutsuzluk halini daha da yoğunlaştırmak istiyor. Ama biz gazeteciler her koşulda insanlara bilgi ulaştırmaya devam ederek, televizyonsa televizyonda, YouTube’sa YouTube’da, neresi olursa orada yazmaya, çizmeye devam ederek insanlara umut vermeyi de sürdürmeliyiz. Aksi halde gazeteciliğimize ihanet etmiş oluruz. Özetle, baskı ne olursa olsun bizi tamamen engelleyebileceklerini düşünmüyorum. Sınırlayabilirler ama engelleyemezler.

Peki medyanın yüzde 90’ını aşkın bir bölümünü kontrol eden, sosyal medyanın musluğunu da açıkça elinde tutan, istediği zaman kapatıp açabilen, istediği hesabı kapatabilen bir iktidar, cılız da olsa birkaç farklı sese neden tahammül edemiyor? Bu bir korku mu, yoksa muktedirliğin, yapabilirliğin göstergesi mi?

Ben muktedirliğin göstergesi olduğuna inanıyorum. Çünkü artık öyle bir güç sarhoşluğu var ki yaptıkları her şeye onu makul gösterecek bir gerekçe bulup devam ediyorlar. Öyle bir medyaları da var ki yapılan her şeyi haklılaştırıyor. “Birisi hapse atıldı, zaten şu gerekçeyle”, “Şu kanal kapatıldı, zaten o da böyleydi” gibi gerekçelerle devam ediyorlar.

Ama asıl nedenlerden biri de ülkenin iyi yönetilmemesi. Muhalif medyaya yapılan operasyonları bir kenara bırakalım. Her sabah çete operasyonları, yolsuzluk operasyonları var. Futboldan sosyal alanlara, gençlere kadar her yerde bir çürümüşlük hali var. Bunu yönetememe halinin bir göstergesi olarak görüyorum.Ne yaparlarsa yapsınlar, bizleri hapse de atsalar, bütün televizyon kanallarını da kapatsalar, sonuçta yapamadıkları bir şey var: Ekonomik sorunları çözemiyorlar. Enflasyonu düşüremiyorlar. İnsanları zenginleştiremedikleri gibi yalnızca iktidar yanlıları zenginleşiyor, aradaki fark giderek açılıyor. Bir yanda ellerinde muktedirliğin gücü var, öte yanda bu gücün yetmediği toplumsal sorunlar var. Bunu biliyorlar. Bu çelişkinin içinde yapabildikleri şey muhalifleri susturmak, eleştirel yayın organlarını kapatmak.

Kılıçdaroğlu’nun birkaç gün önce katıldığı bir programda Halk TV hakkında söylediklerini hatırlatalım: “Günün 24 saati yalan haber yapıyor. İzlemiyorum ben. Doğru haber vereceksiniz. Bizim arkadaşlar RTÜK’e ‘Bu yalandır’ diye başvurdular. RTÜK ‘Bu bizim görev alanımıza girmez’ diye bize bir yazı yazdı. Görev alanına girmiyorsa istediği gibi yayın yapsın. Halk TV’nin sahibi niye Türkiye’ye gelmiyor? Sahibi yabancı bir ülkede olup da kendi ülkesinde yayın yapan bir televizyon sahibi dünyanın hangi ülkesinde var?” Bugünkü operasyon artık bu sözlerle birlikte anılacak.

Evet. Kemal Bey’den önce, bir gün önce MHP Genel Başkan Yardımcısı İsmail Özdemir’in konuştuğunu hatırlayalım. İsmail Özdemir, RTÜK’e Halk TV ve Sözcü TV’nin yayın lisanslarının yeniden gözden geçirilmesi çağrısında bulundu. O çağrıdan bir gün sonra Kemal Bey bu konuşmayı yaptı. Yani o da aslında RTÜK’e çağrıda bulundu.

Kemal Kılıçdaroğlu Halk TV’nin yayınlarından rahatsız olabilir. Kendileriyle ilgili yayınların doğru olmadığını, gerçek dışı yayınlar yapıldığını düşünebilir. Ama siyasette de, bir haber tüketicisi olarak da bunun yolu bellidir. İtiraz edersiniz, cevap ve düzeltme hakkı çerçevesinde yanıt gönderirsiniz. Bunları yapmak yerine çıkıp, üstelik Halk TV’yle ilgili bu tür söylentiler varken, kanalı hedef almazsınız. Hadi hedef aldınız, hadi eleştirdiniz diyelim, bunu da bir ölçüye kadar kabul edelim. Ama ben bu yayına girmeden önce Kemal Kılıçdaroğlu’nun Halk TV’ye el konmasıyla ilgili bir tweet atıp atmadığına, bir itirazı olup olmadığına baktım. Hayır. “Halk TV’nin yayınlarını beğenmeyebilirim ama bu, basın özgürlüğüne aykırıdır” diyebilmeliydi. Onu da dememiş.

Artık küçücük bir nefes alanı kaldı. Sosyal medya, bizimki gibi YouTube yayınları, bir iki televizyon kanalı. Buradan bakınca Türkiye’de medyanın, gazeteciliğin geleceği sizce nasıl görünüyor?

Gazeteciliği maalesef daha zorlu günler bekliyor gibi görünüyor. Belli ki bundan sonra başka televizyon kanallarını ya da başka mecraları da hedef alacaklar. Genel seçim yaklaştıkça baskının boyutunun daha da arttığını göreceğiz. Ama dediğim gibi, bizim yapabileceğimiz şey hangi mecra olursa olsun devam etmek. Televizyonumuzu kapatırlarsa YouTube’da devam ederiz, gazetemizi kapatırlarsa sosyal medyadan devam ederiz. Nereyi bulursak yayına devam etmekten başka çaremiz yok.

Şu anda onlarca, yüzlerce meslektaşımızın işsiz olduğunu biliyorum. Onlarla dayanışma içine girip toplumu bilgilendirecek yeni yayınlar, yeni mecralar, yeni kanallar bulmak durumundayız. X hesabımızı kapatırlarsa Bluesky, Bluesky’ı kapatırlarsa başka bir yer; bir şekilde mücadeleye devam etmek durumundayız. Kendi adıma da konuşayım: Gazetecilikten başka bir şey bilmiyoruz. Benim topluma bir şey aktarabileceğim yöntem bu: Yazarım, konuşurum, söylerim. Onun için elimizden geldiği kadar toplumu bilgilendirmeye, eleştirel ve bağımsız gazetecilik yapmaya devam edeceğiz. Etmeliyiz. Koşullar ne olursa olsun. Söyleyebileceğim tek şey maalesef bu.

Bunca baskı sürecinde dava kuşatması, sansür, ekonomik baskılar ve daha birçok nedenle mesleği bırakmak zorunda kalan çok sayıda arkadaşımız oldu. Biz de kendimize otosansür uyguluyoruz. Sürekli frene basıyoruz, bildiğimiz pek çok şeyi bambaşka cümlelerle aktarmaya çalışıyoruz. Baskılar arttıkça gazetecinin davranışı da, kullandığı kelimeler de değişmeye, dönüşmeye başlıyor. Biz gazeteciler sahiden nasıl dönüşüyoruz? Bütün bu baskılar bizi nasıl etkiliyor? Bunu gözlemleyebiliyorsunuzdur.

Evet. Örneğin soru sormanın çok geride kaldığını görüyorum. Gazetecilikte soru sormak temeldir, biliyorsunuz. Ama birçok meslektaşın artık soru sormaktan bile ürktüğünü görüyorum. Bırakın yazmayı, söylemeyi. Üstelik bu, muhalefet partileri söz konusu olduğunda da böyle. Siyasetçilerle karşılaşıldığında iktidar partilerine de soru sorulmuyor. Ya da gazetecilerin dili, hangi alanı izliyorlarsa o alanın diliyle özdeşleşmeye başlıyor. Siyasi davalar aktarılırken iddiaların, suçlamaların söz konusu olduğunu belirtmek yerine bunlar sanki gerçekliği kanıtlanmış gibi, hüküm dili kurularak aktarılıyor. Buna benzer çok fazla örnek sayabilirim. Gazetecilik giderek olaylarla, olgularla ilgili bilgileri yansız ve nesnel biçimde aktaran bir faaliyet olma işlevinden çıkıyor.

Ama bütün bunlara direnmek zorundayız. Gazeteciliğin evrensel ilkelerini uygulamaya devam etmek zorundayız. Bazen arkadaşlar bana da “Sen ne diyorsun, gazetecilik ilkeleri diyorsun, içinde bulunduğumuz koşullarda bunları uygulamak çok kolay değil” diyorlar. Ben de onlara “İşte tam da bu nedenle ilkelere daha çok uymamız gerekiyor” diyorum. Çünkü olağan koşullarda ahlaki davranmak çok göze batmayabilir, çok dikkat çekmeyebilir. Ama olağanüstü koşullarda ahlaki davranmak, etik ilkelere uygun davranmak çok daha büyük önem taşıyor. Karakter zaten orada ortaya çıkıyor. 

Bir de düşünün, bu ülkenin geçmişinde hiçbir zaman bizim özlediğimiz, istediğimiz anlamda özgür gazetecilik olmadı ki. Osmanlı’yı bırakın, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri ne ilk dönemde vardı ne de hâlâ var. Görmek isteyenler için bugünlerde meslek örgütleri Sabahattin Ali cinayetinin aydınlatılması için girişimde bulundu. Sabahattin Ali bu ülkede özgür gazetecilik yapabiliyor muydu? Ya da Güneydoğu’daki gazeteci arkadaşlarımız özgür gazetecilik yapabiliyor muydu? O nedenle biz geçmişimize de sahip çıkarak bu ülkedeki o mirasın takipçisi olmak durumundayız. Madem geçmişimizde bütün o baskılara, yıldırmalara, cinayetlere, hapislere rağmen yapılmış eleştirel ve bağımsız bir gazetecilik var, biz de o bayrağı yere düşürmeden devam etmek durumundayız.