Lise öğrencilerinin 18 Eylül’de başlattığı eylemlerin ardından Paris, Lyon, Lille ve Nice’te pazartesi gecesinden itibaren sokağa çıkma yasağı uygulanıyor. Adalet Bakanı Darmanin de hafta sonundan bu yana 2 bin 513 kişinin gözaltına alındığını ve 67 kişinin tutuklandığını açıkladı.
Spot Basın Kooperatifi’nin “Nasıl Yapmalı?” programında İrfan Aktan, Paris’te bulunan akademisyen Alican Tayla ile Fransa’daki protestoların toplumsal nedenlerini, polis şiddetini ve aşırı sağın sokaktaki itirazı nasıl bir karşı-propagandaya dönüştürdüğünü konuştu.
Fransa’da 18 Eylül’de lise öğrencilerinin başlattığı isyan bir ayını doldurdu. Bu bir ayın ardından ülke genelinde 800 bini aşkın kişinin katıldığı büyük bir protesto daha düzenlendi. Eylemler genişliyor. Önce liselerde başladı, ardından üniversiteler, işçiler ve sarı yelekliler katıldı ve giderek bütün ülkeye yayıldı. Fakat sağ siyaset buna karşı bir kara propaganda başlattı. Fransız polisinin protestocu kılığına girerek yaptığı provokasyonlar ve saldırılar peyderpey sosyal medyaya yansıyor. Hem Fransız polisi ve sağı hem de uluslararası sağ siyaset, isyanı asıl nedenlerinden koparıp “göçmenler, şiddet ve yağma” üçgenine çekiyor. Oysa asıl şiddeti uygulayan polis, asıl yağmayı yapan da yerli kaymak tabaka. Barbarlık ise öğrencilere ve göçmenlere atfediliyor. Sosyal medyadan ana akım medyaya kadar öğrencilerin ve alt sınıfların tepkilerine karşı çok ciddi bir propaganda yürütülüyor.
Dün ya da önceki gün Trump da bir açıklama yaptı, Beyaz Saray da bu mesajı alıntılayarak yayımladı. Trump Fransız hükümetine “Çok geç olmadan sınırlarınızı kapatın ve kontrolü ele alın” diye seslendi. Sanki Fransa’daki bütün olayların arkasında göçmenler varmış gibi. Fransa’daki eylemleri yeni faşist söyleme, göçmen karşıtlığına eklemek için en tepeden, Trump’tan başlayarak aşağıya doğru bir propaganda yürüyor. Macron’un açıklamaları da kabul edilir gibi değildi. Açıkça şiddet tehdidinde bulundu. Fransız polisinin de çok gaddar bir saldırganlığı söz konusu. Nereden başlayalım Alican?
Bence bu son olayları önce bir bağlama oturtmakla başlamakta fayda var. Bütün dünyanın gözü yeniden Fransa’ya çevrildi. En son sarı yelekliler döneminde böyle olmuştu. Trump’tan bahsetmen bu açıdan manidar oldu. Fransa özelinde konuşacağız, en yakından takip ettiğim örnek o. Ama aslında dünyanın geneline, özellikle de tırnak içinde “Batı demokrasileri” dediğimiz ülkelerin neredeyse tamamına yayılan genel bir eğilim var ve önce bunu iyi anlamak gerekiyor.
2000’lerin başından, özellikle ortasından bu yana adım adım ilerliyormuş gibi görünen ama giderek hızlanan bir şekilde bazı eşikler aşılıyor. Mesele yalnızca son olaylarda gördüğümüz şiddetin dozu ya da yöntemi değil. Bunlar elbette trajik bir veri olarak ayrıca var. Ama bence hükümetlerin muhalefet eylemlerine bakışında, zihniyetinde çok ciddi bir eşik aşıldı.
Fransa örneğine bakarsak, eskiden bu tür muhalefet hareketleri ve toplumsal gösteriler iktidarla muhalefet arasındaki bilek güreşinin alışıldık aşamalarıydı. Bazı durumlarda egemen iktidara geri adım attırabilirdi. Bazen baskı artar, bazen geriler, böyle giderdi. Fakat Sarkozy döneminde başlayan ve güya solcu, sosyalist Hollande döneminde de hiç gerilemeyen, tam tersine hızlanarak devam eden bir süreçte bu zihniyetin değiştiğine tanık olduk. Artık hiçbir koşulda, talepler ne olursa olsun sıfır taviz veren, her durumda bastırmayı mubah gören, gerekirse şiddetin dozunu artırıp gözdağı vererek hem bastırmayı hem de bu tür eylemlerin tekrarlanmasını engellemeyi amaçlayan bir anlayış var. Vaktiyle Sarkozy’nin “sıfır tolerans” lafı çok gündeme gelmişti.
Macron bunun çok acıklı bir sembolü oldu. Acıklı, çünkü Macron iki kez de ikinci turda karşısında aşırı sağcı bir lider bularak, soldan ve muhalefetten aşırı sağa ve faşizme karşı baraj olmayı talep ederek solun oylarını istedi ve büyük ölçüde aldı. Bu şekilde iktidara geldi. Oysa bütün rakamlara ve şu an ekrana yansıyan görüntülere baktığımızda, yalnızca bu şiddet olaylarının değil, bu olaylara yol açan genel öfkenin ve eşitsizliğin artmasının, aşırı sağın oylarının Fransa tarihinde görülmemiş düzeye çıkmasının ve bütün anketlerde 2027 seçimlerinde iktidara yakın görünmesinin arkasında birinci sorumlu son on yıllık Macron iktidarı. Bugünkü polis ve kolluk kuvvetleri de Macron’un atadığı valilere bağlı. Yani aşırı sağın yöntemlerine başvurmaktan hiç kaçınmayan neoliberal merkez, bu alıştığımız görüntülerin birinci sorumlusu. Bence bu bağlamı baştan belirlemek gerekiyor.
Biraz da uluslararası bağlama bakalım. Trump’tan Vance’e kadar başka ülkelerde, hatta Türkiye’de de… Türkiye’de iktidardan henüz böyle bir beyanat yok, ama ana akım medyadan gelme, şimdi daha çok sosyal medyayı kullanan, kafası sağda çalışan bazı gazetecilerin Fransız polisi lehine paylaşımlarını görüyoruz. “Protestolar her zaman sağa yarar” gibi hiçbir dayanağı olmayan genellemelerle de karşılaşıyoruz. Fransa’daki olaylarla birlikte küresel ölçekte bir sağ dayanışma ağı bir kez daha görünür hale geldi. Mesele yalnızca Fransa’daki sağ kesimler, Le Pen, Macron ve destekçileri ya da sermayedarlar değil. Fransız polisinin arkasında uluslararası düzeyde bir sağ dayanışma var. Bunu nasıl yorumlamak gerekiyor?
Bu dediğin çok doğru ve bence günümüzün en önemli siyasi meselelerinden biri. Artık çok net fay hatları var. Bu fay hatlarının bir unsuruna baktığınız anda diğer bütün unsurlarını tek tek tahmin edebiliyorsunuz. Çok belli başlı siyasi ayrışmaları içinde barındırıyorlar.
Bunun en trajikomik örneklerinden biri İsrail meselesi. Fransa’nın en faşist, iktidara gelmenin eşiğindeki aşırı sağ partisi Ulusal Birlik, tarihsel olarak Fransa’nın en antisemit partisi. Bir grup Nazi artığı tarafından kuruldu. Tarihsel lideri Jean-Marie Le Pen’in alenen antisemit sözlerinden defalarca hüküm giydiğini biliyoruz. Bugün kızı Marine Le Pen’in cumhurbaşkanı adayı olduğu bu parti, Fransa’nın en büyük İsrail destekçisi ve İsrail lobisi olan kurumlarla kol kola. Buna karşılık tarih boyunca içinde en az antisemitizm barındıran sol hareketin temsilcisi olan, ama hakiki bir muhalefet olduğu için bütün medyanın ve merkez siyasetin hedef tahtasına oturttuğu Boyun Eğmeyen Fransa ve Jean-Luc Mélenchon her gün antisemitizm iddialarına maruz kalıyor. İngiltere’de vaktiyle Corbyn’in başına gelen de buydu. Corbyn’in bu tuzağa zorla düşürülmüş olması belki Mélenchon’un kısmen işine de yarıyor, çünkü bu kurşun tüketilmiş ve artık o kadar işlemeyen bir yöntem.
Dünya çapında, Amerikalıların “anti-woke” dediği, bütün sosyal mücadele ayrımlarında egemen gücün ve egemen sınıfın yanında duran muhafazakâr bir blok var. Fransa’da, istersen ona da geliriz, yaşlıların daha fazla desteklediği ve gençleri karşısına alan bir ayrım bu. Putin’inden Trump’ına, Macron’undan Erdoğan’ına, demokrasi ölçeği değişse bile hepsinde otoriterliğe bir kayma görüyoruz. Dünyanın neredeyse bütün belli başlı ülkelerinde bu genel eğilim var ve polis şiddeti de hemen hemen bütün bu ülkelerde aynı oranda yükseliyor. Bir yandan da bloklar halinde ikiye ayrılmış, çoğu zaman homojen biçimde bir arada bulunan yeni siyasi ayrışmalar ortaya çıkıyor.
Galiba bu antisemitizm konusunda, antisemit olup İsrail destekçisi ya da Filistin karşıtı olmak bir çelişki değil. Çünkü Avrupa faşizmi aslında başka türden bir soykırımcılığı desteklemiş oluyor. Bunun Nazizm destekçiliğinden pek bir farkı yok. Dolayısıyla ortada bir çelişki yok gibi.
Yok, iki sebepten dolayı yok. Çünkü birbirine çok yakın, artık birbiriyle geçişli ama aslında iki ayrı grup var. Biri egemen merkez, yani neoliberal siyasi kurumlar ve gruplar. AB bunun temel temsilcilerinden biri. Diğeri ise daha kökten ve çok daha uzun süredir ırkçılığı ve faşizmi temsil eden aşırı sağ akımlar.
İlk grup açısından hiçbir çelişki yok. Çünkü dünya görüşlerinin temelinde ABD’ye yakınlıktan İsrail’le ilişkilere kadar uzanan bir tutarlılık var. Kökeninde antisemitizm yattığı halde İsrail’i destekleyenler açısından da tuhaf da olsa bir çelişkisizlik var. Irkçı hareketlerin çoğunda olduğu gibi, ırkçılar ırkçılık yaptıkları kategorileri her zaman hiyerarşik olarak sıralar. Bunu hem ideolojik olarak hem de dönemin siyasi hesaplarına göre yaparlar. Şu an Fransa’daki ırkçıların birinci hedefi Müslümanlar. Fransa’daki Arap ve Müslüman nüfusa duydukları nefret, onlar için İsrail’e ya da genel olarak Yahudilere bakışlarının kat kat önünde ve daha gündemde. Bu yüzden Netanyahu’nun Filistin’de yaptıkları, Filistin halkına çektirdikleri, Avrupa’daki aşırı sağcı, ırkçı partilerin en ufak bir çelişki duyacağı şeyler değil.
Gazeteci Nevşin Mengü’nün bir tweetini okuyacağım. Fransa olayları üzerinden Avrupa’ya göç konusunda bir ikilem olduğunu söylüyor: İlk nesil kapitalizmin nimetlerinden faydalanmak ve kendi ülkelerinin kötü, baskıcı koşullarından kurtulmak için kapitalist ülkelere göç ediyor, özgürlüğün peşinden gidiyor. İkinci nesil ise içinde yaşadığı koşulları eşitsiz buluyor ve kapitalizmi yıkmak istiyor. Bu çok tartışmalı bir genelleme, onu bir kenara bırakalım. Ama şu kısım tartışmaya değer: Toplumsal talepleri sıralarken eşitliği ve özgürlüğü birlikte sayarız, oysa bu ikisi birbiriyle çelişir. Eşitlikte ısrar ettiğimizde özgürlüğe ket vurmamız gerekir. Biraz ilkokul düzeyinde bir genelleme gibi.
Eşitlik ve özgürlük meselesine gelelim, ama önce okuduğun tweette ister istemez bir şey dikkatimi çekti: “Koşulları eşitsiz buluyorlar.” Yani koşullar eşitsiz değil, ama onlar kaprisli oldukları için eşitsiz buluyorlar. Bence bu tür ifadeler insanların olaya nasıl baktığını gösteren çok önemli işaretler.
Eşitlik ile özgürlüğün birbiriyle çeliştiği fikri ise fazla basitleştirilmiş bir bakış açısı. Fransa örneğine döndüğümüzde, bunun en güzel örneği yine orada. Yıllardır üzerine çok düşündüğüm bir şey bu. Nicolas Sarkozy 2007’de iktidara geldiğinde Fransa’da ciddi bir kopuş yaşandı. Bugün içinde bulunduğumuz siyasi dönem büyük ölçüde Sarkozy döneminde açılmış bir parantez. Bunu, bir parantez olduğunu umarak söylüyorum. Sarkozy öncesinde içişleri bakanıydı, çok sert bir içişleri bakanı olarak prim yapmıştı ve böyle iktidara geldi.
Cumhurbaşkanlığı döneminde maruz kaldığı büyük gösteriler ve ayaklanmalara karşı attığı ilk adımlardan biri pek akılda kalmadı ama bence çok önemliydi. “Milli kimlik denen olguyu yeniden tartışmamız lazım, bunun üzerine ulusal bir tartışma düzenlemeliyiz” dedi. Bu çok ilginç, çünkü Fransa tarihte bu tartışmayı belki de en erken açmış, üzerine en yoğun ve entelektüel biçimde düşünmüş, bunu 1789’dan beri bütün anayasalarının en başına en oturaklı şekilde yazmış ülke. O milli kimliğin tanımı da ilkokul düzeyinde de olsa şu: özgürlük, eşitlik, kardeşlik.
Sarkozy döneminde, demek ki Sarkozy’nin temsil ettiği egemen sınıfın gözünde, bu üçlü artık tatmin edici bir milli kimlik özeti olamazdı. Özgürlük, ama herkes özgür olabilir mi? Eşitlik, peki kim kiminle eşit olacak? Kardeşlik ne demek, devlet kiminle, nasıl kardeş? Sarkozy’den sonraki iktidarlar o hattın üzerine çok gitmemiş gibi görünse de, bu bakış bugün yaşadığımız olaylarda çok net biçimde görülüyor. Son yıllarda yaşanan baskıcılıkta, demokrasinin giderek gerilemesinde, önce göçmen kökenlilere, ama giderek yaygınlaşan biçimde bütün muhalif kesimlere sanki sıradan vatandaştan sayılmazmış gibi yaklaşılmasında bunu görüyoruz. Sarkozy’nin açtığı milli kimlik tartışmasının tam göbeğindeyiz.
Az önce aktardığım Nevşin Mengü’nün tweetiyle Trump’ın yardımcısı Vance’in tweeti birbirini çok andırıyor. Vance şöyle diyor: Batılı liberaller çeşitlilik ve merhamet adına Fransa’ya ve diğer ülkelere üçüncü dünyayı ithal ettiler; asimilasyon ve uyum gibi temel soruları görmezden geldiler; bunun böyle bir sonuca yol açacağı söylendi ama dinlemediler; muhteşem insanlarıyla güzel bir ülke olan Fransa’nın, daha fazla simgesi yanmadan bu çılgınlığı durdurmasını diliyorum. Yani Fransa’nın Afrika’da yaptığı soykırımı, kolonileştirdiği yerlerde yarattığı vahşeti tersine çevirerek söylüyor. Çok korkunç. Burada gerçekten uluslararası bir faşist dayanışma, uluslararası bir faşist ağ var. Göçmenlerin hedef gösterilmesi uluslararası sonuçları olabilecek çok tehlikeli bir provokasyon, bir manipülasyon. Buna geleceğiz, ama önce bir alıntı yapacağım. Time olaylarla ilgili kapsamlı bir makale yayımlamış. Yazı, Fransızların sokağa çıkmayı sevdiği ve bunu sık sık yaptığı fikriyle açılıyor. Bu olayı klasik Fransız sistem karşıtlığıyla ya da sokak sevgisiyle açıklamak ne kadar mümkün?
Bana çok çirkin gelen, sanki Fransızlar sevdikleri için sokağa çıkıyormuş gibi bir klişe romantizm var. Bütün o klişeleri bir kenara bırakırsak, bu bir kere yanlış. Şu açıdan yanlış: Fransa’da polis şiddetinin yalnızca oranı değil, hedef aldığı kitlenin genişliği de son yıllarda o kadar arttı ki insanlar resmen sıradan bir 1 Mayıs gösterisine gitmekten korkar hale geldi.
Son haftalardaki eylemlere katılanların sayısı için cumartesi günü 800 bin rakamı veriliyor. Buna, gitmekten korktuğu için evinde kalan ama eylemleri destekleyen binlerce ve binlerce insanı da eklemek lazım. Son yıllarda hem şiddetten korktuğu için hem de eylemler ve talepler ne kadar meşru ve kitlesel olursa olsun hükümete geri adım attırma ihtimali neredeyse tedavülden kalktığı için gösterilere katılmayan insan sayısı çok fazla. Dolayısıyla sanıldığı gibi Fransa’da zırt pırt eylem yapılıp sokağa çıkılmıyor. Fransa’da bugün bir eyleme gittiğinizde, gayet barışçıl bir yürüyüşün ortasında yürürken önünüze düşen bir polis el bombası yüzünden elinizi ya da bir gözünüzü kaybetme ihtimaliniz artık sıradan bir şey haline geldi.
Özür dilerim Alican, bir örnek vereyim. Uluslararası üne sahip Fransız yazar Édouard Louis sokakta bir gazeteciye demeç veriyor. Bugün gösteriye gelmekten korktuğunu söylüyor. Lise yıllarından, ergenliğinden beri gösterilere katıldığını, siyasi mücadeleyle geçen hayatında ilk kez Macron yönetiminin uyguladığı polis şiddetinden korktuğunu anlatıyor. Öncesinde de son birkaç yıldır Macron ve hükümetinin her şeyi yıkıp yok ettiğini, kamu hizmetlerini, liseleri, itfaiyecileri, öğretmenleri ve eğitim sistemini tahrip eden bir siyasetçiler topluluğuyla karşı karşıya olduklarını, bu yüzden bugün orada ve kalabalık olmalarının son derece önemli olduğunu söylüyor.
Édouard Louis’nin orada söylediği, benim de az önceden beri altını çizmek istediğim çok önemli bir şey var: Polis şiddetinin, ya da devlet baskısının, ikisi aynı şey, hedef tahtasına konan kitlenin genişlemesi. Bu aslında tersinden trajik bir demokratikleşme de yaratıyor. Eskiden genel olarak göçmen kökenli ve banliyölerde yaşayan alt sınıfların maruz kaldığı polis şiddeti, artık renk, sosyal sınıf, köken ayrımı pek yapmadan, muhalif olmanın yettiği bir şekilde herkesin üzerine binebiliyor. Bunu sarı yeleklilerde gördük, ama artık haklarını arayan hemşireler de polisten dayak yiyebiliyor. İtfaiyeciler de, üst orta sınıf, beyaz, genç Fransız lise öğrencileri de.
Az önce bloklardan konuşuyorduk. Evet, aşırı sağ olayı ırkçı ve ırksal bir düzeye çekmeye çalışıyor ve bunu en azından bir kesimin gözünde bir ölçüde başarıyor. Ama aşırı sağa genel sistem tarafından biçilen rol de biraz bu. İdeolojik olarak ciddi bir krizin içindeki neoliberal sistem, yapısal olarak yarattığı eşitsizliklerin nedenlerinin sınıfsal olarak aranmasının ve çözümlerin sınıfsal olarak eyleme dönüşmesinin önüne geçmek için aşırı sağı öne sürüyor. Olayı aşırı sağın söylemiyle göç ve ırkçılık tartışmasına hapsetmek istiyor. Bu hem aşırı sağın oylarını kabartıyor hem de asıl sorunların ve asıl çözümlerin önünü tıkıyor.
Bunu bir komplo teorisi olarak söylemiyorum. Emmanuel Macron iktidarında Fransız ana akım siyasi partileri ve ana akım medyası bunu alenen ve aşikâr biçimde yapıyor. Bir yandan aşırı sağın önü açılıyor, onun yöntemleri kullanılıyor, onun söylemleri benimseniyor. Diğer yandan 15-20 yıl önce merkez sol bile sayılabilecek sol partiler, sanki genel tablonun dışında kalması gereken marjinal ve suç unsuru sayılacak bir aşırı sol hareketmiş gibi dışarı itilmeye çalışılıyor.
Bütün bunların sonuçlarını görüyoruz. Macron iktidarından beri son on yılda her seçimde aşırı sağın oyları adım adım yükseliyor. Merkez siyasi partiler tamamen çöküyor. Sosyal demokrasi denen şey artık kimseyi ikna edemiyor. Ortada iki alternatif kalmış durumda. Bir yanda düzeni büyük ölçüde kökten eleştiren, bugün Fransa’da Boyun Eğmeyen Fransa ve Jean-Luc Mélenchon’un başını çektiği sol muhalefet. Diğer yanda asıl soruları görmezden gelip farklı sorular sorulmasını kendine misyon edinmiş, o sorulara popülist cevaplar veren ırkçı aşırı sağ. Fransa siyaseti artık bu seçim üzerinden dönüyor. Önümüzdeki nisan-mayıs aylarındaki cumhurbaşkanlığı seçimleri Fransa için çok büyük bir sınav olacak ve sonuçları başta Avrupa olmak üzere dünyanın geri kalanına da yansıyacak.
Beni çok endişelendiren bir şey de şu: Son 15 yılda olup bitenler aşırı sağın yalnızca seçimlerde önünü açmakla kalmadı. Artık iktidara gelmesi somut bir ihtimal olarak görünen aşırı sağ, iktidara gelirse en ufak bir reform yapmaya gerek duymadan ihtiyaç duyabileceği bütün mekanizmaları avucunun içinde bulacağı bir düzenek yaratıldı. Polis şiddetinin siyasi ve resmi olarak meşrulaştırılması, medyanın giderek aşırı sağın tekeline kayması ve sol partilerin suç unsuru gibi gösterilmesi bunun önünü açıyor. Ciddi araştırmalardan çıkan rakamlar da var. Polis teşkilatının yaklaşık yüzde 70’i aşırı sağa oy veriyor.
Ve karşılarındaki muhalif eylemcileri vatandaştan saymıyorlar. Düşman olarak görüyorlar.
Evet. Ve bunu meşrulaştıran bir merkez iktidar var şu an Fransa’da. Bunu kafamdan atmıyorum, çok temel göstergeleri var. Bunlardan biri, Avrupa’nın diğer bütün ülkelerinde yasak olduğu halde Fransa’da hâlâ resmen kullanılan, şu an ekranda da gördüğümüz türden pek çok eylem bastırma silahı. Bunların ciddi bir kısmı ağır savaş silahı kategorisine giriyor ve Almanya, İngiltere gibi ülkelerde yasak. Fransa’da polisler eylemlerde sistematik olarak kimlik numaralarını gizleyip kim olduklarının tespit edilmesini engelleyerek şiddet uygulayabiliyor. Polisin yol açtığı şiddet ve hatta ölüm vakalarını soruşturmakla yükümlü kurum doğrudan polise bağlı ve bu vakaların yüzde 99’u asla sonuçlanmıyor. Bütün bunlar aşırı sağın iktidarda olduğu bir Fransa’da değil, güya aşırı sağa karşı mücadele edip baraj olma vaadiyle iktidara gelmiş neoliberal merkez bir hükümetin yönettiği Fransa’da yaşanıyor.
2000’lerin başında Le Pen ilk kez ikinci tura kaldığında herkes korkmuştu, korkutucu bir ihtimaldi. Ama ben dahil pek çok insanın, belki naif ama ciddi bir öngörüsü vardı: Bu koşullarda aşırı sağ iktidara gelse bile siyasi ve kurumsal olarak yönetilemez bir durumda kalacak ve muhtemelen düşecekti. Çünkü aşırı sağın iktidarı istediği gibi uygulayabileceği mekanizmalar mevcut değildi ve bunları reformlarla kurması mümkün değildi. Aradan geçen 15-20 yılda aşırı sağın oyları yükseldikçe, aynı oranda bütün bu mekanizmalar oluştu ve kullanılmaları normalleşti, kanıksandı.
Fransa’da dün ya da önceki gün eylemlerde bir insan öldü. Bütün ayrıntılar henüz bilinmediği için emin olmadığım şeyler söylemeyeceğim, sadece şu ana kadar bildiklerimi aktarıyorum. Gösterilerde gönüllü doktor olarak çalıştığı söylenen ve ölmesinden birkaç dakika önce polis tarafından darp edildiği kameralara yansıyan bir kişi hayatını kaybetti. Bu, 15 yıl önceki Fransa’da hükümetleri deviren, inanılmaz tepki doğuracak bir şey olurdu. Dün Emmanuel Macron canlı yayında konuştu. O kişinin adını bile anmadı, polis şiddetine dair tek kelime etmedi. 800 bin kişilik eylemin içindeki “çapulculardan”, ki bu terim bize de ne kadar tanıdık geliyor değil mi, şiddet olaylarından ve vandalizmden söz etti ve kendi tepkisinin daha da sertleşeceği tehdidinde bulundu. Tek tepkisi bu oldu. Şimdi aşırı sağ mı yaklaşıyor, yoksa aşırı sağ birçok açıdan zaten Fransa’da iktidarda mı? Bu gördüğümüz görüntüler hangi demokrasiye ait?
Macron’un açıklaması şöyle: “Cumhuriyetimizde şiddete asla yer yoktur. Kırıp dökenler, valilikleri, ticari işletmeleri hatta belediyelerimizi hedef alan saldırılar düzenleyenler yargılanacak ve cezalandırılacak. Gösteri hakkının güvencesi olan güvenlik güçlerine ulusun desteğini ifade ediyorum. Kaos tohumları ekenlere, kurumlarımızı yıkmaktan başka bir şey istemeyenlere ve barışçıl taleplerini dile getirenleri bundan alıkoyanlara karşı hep birlikte kenetleneceğiz.” Türkiye bu söyleme çok aşina.
Emmanuel Macron bunları elbette siyasi pozisyonu ve ideolojisi gereği söylüyor. Ama tarihsel olarak ne kadar ironik. Sanki Fransa, 1789’un hâlâ yüceltildiği ve okullarda öğretildiği, Paris Komünü’nün, 1848 devriminin, İkinci Dünya Savaşı’ndaki direniş hareketinin anlatıldığı ülke değilmiş de, Almanlarla iş birliği yapmış Vichy hükümetinin devamından ibaret bir ülkeymiş gibi konuşuyor. “Fransa tarihinde sokak şiddetine yer yoktur” diyor. Oysa Fransa’da bugün var olan bütün haklar benzer manzaralarla kazanıldı. Asıl soru şu: Sen bir cumhurbaşkanı olarak akmakta olan bu tarihin hangi tarafında duruyorsun? Umarım önümüzdeki 10-15 yıl korktuğum gibi şekillenmez. Aradan 15-20 yıl geçtiğinde Macron nasıl hatırlanacak? Bence buna dair çok temel veriler şimdiden elimizde. En azından demokrasi mücadelesi açısından çok iyi hatırlanacağını sanmıyorum.
Nisan seçimlerinde Le Pen’in iktidara geleceğine dair Türkiye medyasında da çok şey yazılıp çiziliyor. Kamuoyu araştırmalarının bunu gösterdiği söyleniyor, ama itirazlar da var. Mélenchon’un başını çektiği sosyalist partinin de iktidara gelebileceği ya da önemli bir mevzi kazanabileceği söyleniyor. Siyasi dengelere bakıldığında gerçekten bu kadar karamsar olmak mı gerekiyor?
Önce bir karışıklık olmasın. Mélenchon’un siyasi pozisyonu için sosyalist denebilir, ama onu Sosyalist Parti ile karıştırmamak lazım. Sosyalist Parti artık merkez sol bile demenin zor olduğu, düz merkez hatta bir süredir merkez sağ bir parti haline geldi. Mélenchon’un partisinin adı Türkçeye Boyun Eğmeyen Fransa olarak çevriliyor.
İkinci mesele anketler. Anketler çok yanıltıcı, hatta yanıltıcının da ötesinde manipülatif. Son seçimlerin hepsinde düzenli olarak, başta Mélenchon’un başını çektiği akım olmak üzere sol oyları hep düşük gösterildi ve her seçimde solun anketlerin çoğunun öngördüğünden yüzde 5-6 daha yüksek oyla bitirdiğini gördük. Ama bir yandan da matematik diye bir şey var ve sonuç olarak Le Pen önde görünüyor.
Şunu da hatırlamak lazım: Önümüzdeki seçimler herkese geri dönüşü olmayan bir değişime gebe olduğu hissini veriyor. Ama bu da biraz yanıltıcı olabilir. Tarihsel olaylara biraz daha mesafeli bakmak lazım. Fransız solu şu an o kadar zorlu bir mücadelenin içinde ve o kadar büyük bir düzeneğe karşı siyasi bir savaş veriyor ki, bu bir yılda olabilecek bir şey değil. Son yıllarda çok önemli gelişmeler oldu. İlk kez Boyun Eğmeyen Fransa’nın kazandığı belediyeler var. Şimdiye kadar böyle bir şey yoktu. Belediyeler tamamen merkez solun, sağın ve aşırı sağın güdümündeydi. Artık çok daha fazla oy kullanmaya başlayan alt sınıflar var. Fransa seçimlerinde yıllardır oy kullanmama oranı çok önemli bir belirleyici.
Bunu bütün yazılarımda ve söyleşilerde tekrar tekrar söylüyorum, belki seninle de daha önce konuşmuştuk: Emmanuel Macron’un ilk kez iktidara geldiği seçimlerde, AKP’nin 2002 seçimlerinden pek farklı olmayan matematiksel bir anomali var. İlk turda Macron’un aldığı oy yaklaşık yüzde 22 civarında. Buna yüzde 30 civarındaki oy kullanmayanlar, geçersiz ve boş oylar dahil değil. İkinci turda da yine aşırı sağa karşı baraj ve solun birleşmesi. Yani Macron, kendi programına oy veren Fransızların oranı beşte birin altındayken ilk kez iktidara geldi ve benzer bir şekilde devam ediyor.
Keza son erken genel seçimlerde, sonuçlara göre iktidarın sol koalisyona geçmesi gerekiyordu. Macron bu sonuçları tanımadı ve sağcı bir başbakan atadı. Şu an bunun açtığı ciddi bir meşruiyet krizinin içindeki bir Fransa’dayız. Liselilerin taleplerinden çok bahsetmedik. Orada da çok büyük, birikmiş bir öfke var. Somut ve spesifik görünen taleplerle kıvılcımını bulan, ama aslında genel bir öfkenin ifadesi. Bu taleplerin kökeninde de Fransa’daki çok ciddi meşruiyet krizi yatıyor. Verilen oyun ve ifade edilen muhalefetin görünmez kılındığı, suç unsuru sayıldığı, muhaliflerin neredeyse vatandaştan sayılmadığı bir demokrasi krizi bu.
Basın özgürlüğünde de durum böyle. Başta İsrail olmak üzere en ufak eleştirel bir şey söyleyen insanlar kamu televizyonlarından ve radyolarından kovulabiliyor. Siyasi kariyerleri, hatta sinemadaki kariyerleri bir anda sona erebiliyor. Polis şiddetinden bahsettik. Medyada sol partilere ayrılan süreler giderek azalıyor, aşırı sağa ise bulvar açılıyor. Hayat pahalılığı, polis şiddeti, baskı… Bunların hepsi çok genel bir demokrasi krizinin semptomları.
Görünen o ki Fransa bu krizden ya alenen aşırı sağa kayarak çıkacak, eğer buna çıkmak denirse, ya da şu anki anketlerde daha küçük bir ihtimal gibi görünse de bence hiç imkânsız olmayan tek alternatif gerçekleşecek: solun iktidara gelmesi. Fakat orada da Fransa, haklı olarak şu soruları sorabileceğimiz bir ülke haline geldi: Diyelim ki Boyun Eğmeyen Fransa, diyelim ki Mélenchon seçimleri kazandı. Sistem buna izin verecek mi? Vermeyecekse hangi koşullarda vermeyecek? Spekülasyon yapmak istemiyorum, ama Emmanuel Macron’un dün televizyonda söylediklerine, polisin, bütün merkez medyanın ve siyasetçilerin tutumuna bakarsak, mesela seçimlerden önce olağanüstü hal ilan edilmesi, seçimlere Türkiye’den çok iyi bildiğimiz biçimde olağanüstü hal koşullarında gidilmesi ve bunun yaratacağı şaibe ve meşruiyet sorunlarıyla sol alternatifin önünün tıkanması gibi bir senaryo artık imkânsız diyebileceğimiz bir şey değil. Fransa’nın bunu dışlayabileceğimiz bir demokratik sağlamlığa sahip olduğunu artık söyleyemeyiz bence.
Bu arada, Le Parisien gazetesinin X hesabından yapılan bir duyuruya göre bazı yerlerde sokağa çıkma yasağı uygulanabilir. Bu pazartesi akşamı için bir dizi sokağa çıkma yasağının devreye sokulması talep edilmiş.
Son olarak, aslında bu yayın boyunca asıl meseleye girmedik. Fransa’daki toplumsal ve sınıfsal dinamikleri, alt sınıfların, göçmenlerin, asıl ezilenlerin durumunu, onları isyan ettiren bütün bu dinamikleri derinlemesine konuşmadık. Bunun için senden ayrı bir yayın sözü istiyorum. Çünkü tam da bunları konuşmayı engelleyecek bir sürü algı operasyonu var. Biz o yüzden genelden aşağıya doğru geldik, ama oraya zamanımız yetmeyecek. Onu daha sonra derinlemesine konuşalım.
Son olarak şunu soracağım. Az önce Macron’un aslında bir tür sağ program uyguladığını söyledin. İnsan ister istemez merak ediyor: Fransa’yı zaten Le Pen’vari bir iktidar mı yönetiyor? Madem öyle, Le Pen bu kadar ilgi görüyorsa, Fransız toplumunun büyük çoğunluğu mevcut durumdan memnun mu? Neden Le Pen’e doğru bir kayma var?
Birincisi, Le Pen seçmeni Macron’un Le Pen siyaseti uyguladığını düşünmüyor. Macron’u ve söylemlerini yumuşak, yetersiz buluyor. Çünkü onlar, örneğin, göçmen kabul yasalarının sertleştirilmesini değil, mevcut göçmenlerin geri gönderilmesini istiyor. Polisin plastik mermi yerine gerçek mermi kullanması fantezisi kuruyorlar. Bu tür durumlarda hiç şaşmayan, biraz klişe olmuş bir söz vardır: Seçmenler her zaman orijinali kopyasına tercih eder. Le Pen’in potansiyel ve kemik seçmeninin gözünde Macron, onlar üzerinden prim yapmaya çalışan liberal bir kopya.
İşin en acıklı tarafı şu: Le Pen seçmen kitlesinin çok büyük çoğunluğu, belki yüzde 80’i, alt sınıflardan ve mevcut siyasi ve ekonomik krizlerden doğrudan etkilenen kesimlerden oluşuyor. Fakat siyasi oluşumları ve içinde bulundukları sosyal dinamikler nedeniyle bu genel düzeneğin nedenlerini şimdiye kadar doğru yerde aramayı başaramamış, Le Pen’ci aşırı sağın verdiği kolay cevaplara hapsolmuş çok büyük bir kitle bu. Sorunu büyük ölçüde göçmenlerde görüyorlar.
Oysa artık on küsur yıldır mecliste ciddi sayıda milletvekili olan aşırı sağ partinin bütün önemli sosyal konularda nasıl oy kullandığına bakarsak, Macroncularla aynı oyu verdiklerini görürüz. Çok basit ve belki de en can alıcı örneklerden biri: Sıradan bir Le Pen seçmeniyle sokak röportajı yapsanız, ırkçılığa kayabilecek göçmen karşıtı söylem dışında söyleyeceği ilk şey çok samimi biçimde geçim sıkıntısı olur. Oysa birkaç yıl önce, ve bir kez de değil, mecliste asgari ücretin artırılması ne zaman oylandıysa Le Pen’in partisi buna ret oyu verdi. Ama olaylar bunun seçim hesaplarına girebileceği, konuşulabileceği bir ortamda ilerlemiyor.
Le Pen hep birinci görünüyor, ama programına dair hiçbir şey bilinmiyor. Doğru düzgün, elle tutulur bir ekonomik programı yok. Sadece birtakım söylemler ve ırkçı, göçmen karşıtı, büyük ölçüde İslam karşıtı, İslamofobik genel bir sembolizm üzerine kurulu. Buna karşılık Boyun Eğmeyen Fransa’nın, ekonomistlerin birlikte kaleme aldığı sayfalarca ayrıntılı bir ekonomik programı var. Ama merkez kanallarda “bunun hiçbir gerçekçiliği yok” denilerek elin tersiyle kenara itildiği, tartışmaya bile açılmadığı bir medya düzeninde yaşıyoruz. Bu yüzden sola daha yakın kesimler haber alma kanallarını büyük ölçüde alternatif medyaya ve sosyal medyaya çevirmiş durumda. Ana akım medyadan beslenen kitle ise ister istemez popülist, ırkçı, sol karşıtı bir tabloya hapsolmuş durumda.
Yine Trump’a dönüyorum, belki oradan bitirebiliriz: Bir yandan da hakikat ötesi çağdayız. Dolayısıyla gerçek bir seçim kampanyası yürütmenin, program tartışmanın, genel siyasi konuları usturuplu biçimde konuşmanın neredeyse mümkün olmadığı bir Fransa’ya gelindi. Bu artık tırnak içinde “marjinal” ülkelerde olan bir şey değil, Avrupa’nın göbeğinde durum bu. Aynı zamanda Fransa’da, seçimlerden bağımsız olarak, siyasetin nasıl yürütülebileceğinin sınavı veriliyor. Özellikle sol siyaset halkla nasıl iletişim kurabilir, programını nasıl duyurabilir, nasıl mobilize olabilir? Bunların baştan aşağı yeniden düşünüldüğü bir dönemdeyiz. Genel olarak geleceğe dair biraz umutluyum, çünkü bu yöntemlerin yavaş yavaş bulunduğunu ve yükselen bir karşılık gördüğünü görmeye başladık. Ama dediğim gibi bunlar bir yılda aniden seçim kazandırabilecek gelişmeler değil, zamana yayılması gereken gelişmeler. O yüzden umutlu olmakla birlikte 2027 için tablo şu an pek iç açıcı görünmüyor.
Şu da söyleniyor: Le Pen gelse bile çalkantılı, isyankâr bir Fransa’yı devralacak ve dilediği gibi at koşturamayacak. Ekonomik programsızlığını da öngördüğümüze göre, belki gelip sınanmış olarak gidecek ve bir sonraki seçimlerde sol asıl mevzisini kazanacak. Böyle uzun vadeli bir çıkarım yapanlar da var.
Buna son bir şey ekleyebilirim. Başta da söylediğimiz gibi, neoliberalizmin ideolojik olarak kriz içinde olduğu, ama ağırlığını koruduğu hemen hemen bütün ülkelerde iktidarını giderek dozu artan bir zor kullanımıyla sürdürdüğü bir düzenin içindeyiz. Bu düzenin bir sonucu olarak, o zamana kadar neoliberalizmin muhafızı olan merkez partilerin çöktüğü bir dönemde Fransa’da neoliberal düzen, bir çözüm, bir can simidi olarak Macron’u yarattı ve ortaya sürdü. Birçok ülkeden tanıdık gelen bir figür: hiçbir partinin üyesi değil. Gerçi son yıllarda Sosyalist Parti hükümetinde ekonomi bakanı olmuştu, ama banka kökenli. “Ne solcuyum ne sağcıyım” türünden bir figür.
Macron’un da çökmesiyle bu rol şu an sermaye tarafından aşırı sağa biçilmek üzere. Bu yüzden büyük medya sahiplerinin neredeyse hepsi şu an doğrudan Le Pen’e oynuyor. Ayrıntılı bir ekonomik programın olmaması önemli değil, çünkü aşırı sağ ekonomik olarak sermayeye bir tehdit oluşturmuyor. En önemli faktör bu. Dolayısıyla ekonomik programlarının zayıf olmasının ya da iktidara geldiklerinde kaotik bir Fransa bulacak olmalarının ne kadar etkili olacağını bilmiyorum.
Ama şu artık çok açık: Olası bir aşırı sağ iktidarında ana muhalefet artık gerçek sol olacak. Yani aşırı sağ ile ılımlı sağ arasında gidip gelme senaryosu bence sona gelmiş durumda. Mélenchon ve onun başını çektiği sol akım ya iktidara gelecek ya da çok büyük ihtimalle ana muhalefet olacak. Bence bu bile dengelerin değişmesi açısından azımsanmayacak bir gelişme.
Son bir şey, kısa bir cevap rica edeceğim. Türkiye’de Gezi için hep bir klişe vardır: “İlk üç gün haklıydı ama sonra rayından çıktı.” Fransa’daki öğrenci isyanının üzerinden bir ay geçti. Olaylara, isyana doğrudan dahil olmayan kesimler nasıl bakıyor? Algı tersine mi döndü? İsyanlara karşı yüzde 50’lik ciddi bir karşıt cephe var mı?
Yok, yok. Bu karikatürleştirilmiş örnek Gezi için ne kadar yanlışsa buradaki olaylar için de o kadar yanlış. Gezi’nin başlangıcında kıvılcımı yakanlar nasıl “Bunlar birkaç ağaç için bunu yapıyor” diye küçümsendiyse, burada da “Bu lise öğrencileri çalışmak istemedikleri için bunu yapıyor” diye eylemler küçümsenmeye çalışılıyor. Ama polis şiddetinin kendisi eylemlere verilen desteği elbette artırdı. En azından cumartesiye kadar bu artışı çok net görüyorduk. Fransızların yaklaşık yüzde 70’i lise öğrencilerinin eylemlerini haklı buluyor ve destekliyordu. Cumartesi günü büyük ölçüde çok küçük grupların yol açtığı bazı olaylar muhtemelen bu desteği kısmen frenleyecek ya da biraz aşağı çekecek. Ama genel olarak toplumsal hareketin meşruluğu ve polis şiddetinin gayrimeşruluğu kamuoyunun çok büyük bir kesiminde yine de karşılık buluyor.


