Fransa’da liselerde başlayan öğrenci hareketi üçüncü haftasında devam ediyor. Öğretmen eksikliği, kalabalık sınıflar, kötüleşen okul koşulları ve eğitimdeki eşitsizliklere karşı başlayan protestolar kısa sürede üniversitelere yayıldı. Öğretmenler, veliler ve sendikalar da öğrencilerin yanında sokağa çıktı. 6 Ekim’de yüz binlerce kişinin katıldığı gösterilerin ardından bugün (8 Ekim) öğrenciler “Acte IV” için yeniden eylemde. Sabah saatleri itibarıyla 375 okulda eğitim tamamen ya da kısmen aksarken Paris, Lyon, Marseille ve başka kentlerde eylemler sürüyor.
Hareket büyürken polis müdahaleleri de tartışmanın merkezine yerleşti. Resmî verilere göre 6 Ekim gecesine kadar 6 bin 629 kişi yakalandı. Adalet Bakanlığının 5 Ekim tarihli son ayrıntılı bilançosuna göre ise 5 bin 60 kişi resmî gözaltına alındı. Bunların yüzde 87’si reşit değildi. Aynı süreçte 215 öğrenci yaralandı ve polis müdahaleleriyle ilgili 18 ayrı IGPN soruşturması açıldı. Başbakan Sébastien Lecornu gençlerin öfkesinin “yoktan var olmadığını” söyledi ve ilk kararların ekim sonunda açıklanacağını duyurdu. Öğrenci örgütleri ise taleplerine henüz somut bir yanıt verilmediği görüşünde.
Peki Fransa’daki bu hareket yalnızca eğitim koşullarına yönelik bir itiraz mı, yoksa daha derin bir toplumsal krizin dışavurumu mu? Banliyölerdeki sınıfsal ve mekânsal eşitsizliklerin, güvencesizliğin ve gençlerin gelecek kaygısının bu hareketteki yeri ne? Avrupa’da aşırı sağ güçlenirken gençliğin sokakta ortaya çıkan bu yeni siyasallaşması ne anlatıyor? Fransa’daki öğrenci hareketini, polis şiddeti tartışmalarını ve dünyada sağ ile solun değişen seyrini sosyolog Engin Sustam’la konuştuk.
Sustam, “Bu tür ayaklanmalar biraz da solun depresyonuyla ilgili. Solun içine girdiği kurumsal depresyon, bir şeylere müdahale edememesi ve yetersizliği, dünyadaki bu tabloyu biçimlendiriyor. Gençlik de bu yüzden kendiliğinden ayaklanabiliyor” diyor.
Öğrencileri sokağa çıkaran temel unsur neydi? Öğrencilerin talepleri neler?
Öncelikle şunu belirtmek isterim: Son günlerde Fransa’yı kasıp kavuran öğrenci hareketi inanılmaz etkileyici. Politik etkilerinin büyük olacağı açık ama bazı konularda bir şey söylemek için henüz erken. Yine de hareketin ölçeğine, gidişatına ve siyasi gündemdeki yerine bakarsak, aşırı sağın yükseldiği, seçimlerin yaklaştığı ve LFI (Boyun Eğmeyen Fransa) ile faşist hareket RN (Ulusal Birlik) arasındaki çatışmanın sertleştiği bir dönemdeyiz. Çok yönlü görünümüyle bu kalkışma, şimdiden Fransa’nın direniş tarihine yerleşmiş gibi duruyor. Bir dönüm noktası gibi. Çünkü bu, en prekar olandan, en dipten, aşağıdan gelen bir dinamik.
Farklı bir dinamik mi bu?
Liseliler üniversitelilerden farklı. Üniversite öğrencilerinin çalışma hakkı var, eğitimlerini burslarla ya da çalışarak sürdürebiliyorlar. Liselilerin böyle bir şansı yok, tamamen ailelerine bağımlılar. Bu da harekete başka bir boyut kazandırıyor, ekonomik ve sosyal tabanda bir çöküş yaşandığını gösteriyor. Bu çöküş, karstik nehirler gibi örgütsüz biçimde yüzeye çıkan bu harekete yeni bir mücadele dinamiği kazandırdı ve hızla örgütlenmesini sağladı. Sosyal medyada dolaşan videolar ve görüntüler de dayanışmayı güçlendirdi.
Hareket Paris’in dışında, göçmenlerin yoğun yaşadığı bir banliyöde başladı. Sonra yine göçmenlerin yoğun olduğu başka bir banliyöye, ardından Val-de-Marne’a sıçradı.
Neden bu banliyöler?
Bu çok önemli. Buralar işçi sınıfı ve göçmen mahalleleri. Hareketi tetikleyen temel eksikliklerin çoğu, tam da bu gençlerin içinde yaşadığı toplumsal koşullarla ilgili. Liselilerin ilk dile getirdiği şey kaynak eksikliğiydi. Aynı sorun üniversitede bizim için de geçerli, üzerimizde inanılmaz bir yük var. Öğrencilerin büyük çoğunluğu “Ailelerimizin desteğiyle geçiniyoruz” diyor. Mesleki eğitimler pahalı, binalar kötü durumda, öğretmen eksik, sınıflar çok kalabalık. Yani hareket, aslında en temel insan hakkı ve öğrenci hakkı olan taleplerle başladı.
Öte yandan politik, ekonomik ve toplumsal bir ayrımcılık da var. Banliyödeki liselerle Paris’in merkezindeki, örneğin 5. bölge gibi burjuva bir mahalledeki kamu liseleri arasında uçurum var. Özel liselerden bahsetmiyorum bile, gerçi burada özel lise çok az. Dolayısıyla karşımızda dipten gelen bir dalga var ve bu dalga, eşitsizliğe karşı bir bakışı ve yaşanmış bir deneyimi öne çıkarıyor. Fransa’nın 1968’den bu yana çok yoğun bir öğrenci hareketi tarihi var. Ezilen kesimlerin yaşadığı mahallelerin kodları da bunu tetikliyor. Çünkü bu liselilerin çoğu, dilden giyime, ekonomik durumdan pek çok başka şeye kadar ayrımcılığın tam ortasında yaşıyor. Adları Müslüman ya da başka bir kökenden olabilir, siyah olabilirler. Bunların hepsi sistem tarafından damgalanıyor, öteleniyor. Bu ötekilik tarihsel bir mesele, işçi sınıfının ve ezilenlerin hafızasının bir parçası. Ama aynı zamanda Fransa’daki siyasi aktivizmin ve sokak kültürünün güçlü kodlarından biri. Liseliler de bununla buluşuyor.
Sosyolojik olarak baktığınızda, bu mahallelerin içinde bulunduğu durum merkezi bir rol oynuyor: baskı ve elbette ırkçılık. Hatırlayınız, geçen belediye seçimlerinde Saint-Denis Belediye Başkanı seçilen Bally Bagayoko, ırkçılar ve aşırı sağ tarafından sürekli aşağılandı, sosyal medya üzerinden kriminalize edilmeye çalışıldı. Bagayoko da eylemlerin doğrudan içinde. Hem Saint-Denis’deki eylemde hem de benim katıldığım 6 Ekim’deki büyük eylemde eğitimciler, üniversite hocaları, üniversiteliler, liseliler, hatta ortaokul öğrencileri vardı. Çocuklar, aileler oradaydı. Özellikle Paris’teki eylem inanılmaz büyüktü.
Bu harekete kimler destek veriyor? Sendikalı işçiler de var mı?
Elbette sendikalar var. Fransa’nın en büyük sendikalarından CGT’nin bayrağı, polisin saldırdığı noktanın hemen arkasındaydı. Bu işin asıl içinde sendikalar, LFI, yani şu an en merkezi konumda olan ve belki de seçimleri kazanma şansı en yüksek olan Mélenchon’un sol cephesi ve diğer bütün sol hareketler var. Yalnızca LFI’yi saymıyorum elbette, en güçlüsü olduğu için öne çıkarıyorum, yanlış anlaşılmasın. Hepsi eylemi destekledi ve içindeydi. Bütün bunları birlikte okumak gerekiyor.
Neden bugün?
Çok ilginç bir özerklik ortaya çıktı. Politik bilinç gibi gerekçelerle biz bunu daha çok üniversitelilerden beklerdik. Ama öyle olmadı, bu eylem inanılmaz derecede propolitik. Hareketin ortaya çıkışı öfkenin birikmesini gösteriyor. Bu öfke pek çok şeyden besleniyor: ekonomik eşitsizlik, sosyal adaletsizlik, liselerdeki koşullar. Ama başka bir şey daha var. Covid’le, sağlık kriziyle başlayan süreçte gençlik derin bir depresyona girdi, geleceğe dair bir depresyona. Geleceği belirsiz, en prekar kuşakla karşı karşıyayız.
Pazartesi günü Paris 8 Üniversitesi’nde blokaj ve işgal vardı. Üniversitenin önünde 300-400 öğrenci toplantı yapıyordu. Orada bir pankart dikkatimi çekti: “Güvencesizlik eken isyan biçer.” Bu, Fransa’da özellikle Sarı Yelekliler eylemleriyle birlikte ortaya çıkan bir şey. Orta sınıfa da, alt sınıflara da şiddetle cevap veren bir hükümet politikası var. Hükümet gaz bombalarını yasakladı, o noktaya gelindi.* Bence polisin içinde şiddete eğilimli ve ırkçı büyük bir potansiyel var.
Polis neden bu kadar agresif?
Bu sertlik, kurumun kendisinden şüphe etmemizi gerektiriyor. Protesto biçimlerine tahammül edemeyen agresif bir polis şiddetiyle karşı karşıyayız. Bu şiddet gençliğin geleceksizlik depresyonuyla buluşunca böyle bir öfke patlaması ortaya çıkıyor.
Bu bir sosyal hareket. “Gençlik ayaklandı, birileri örgütledi” gibi analizlerin içi her zamanki gibi boş. Bu analizlerin görmediği bir şey var: Gençlik blokaj yapıyor, çatışıyor. Kendi hakları ve geleceği için, bu depresyona karşı çatışıyor. Ve bu gençlik işçi sınıfının ve ezilenlerin mahallelerinden çıkıyor, başka bir yerden değil.
Protestolarda Filistin bayrakları da görüyoruz. Sloganlarda ekonomik ve sosyal hakların dışında, örneğin aşırı sağ, faşist hareketlere karşı bir öfke de var mı?
Tabii ki. 6 Ekim’de atılan sloganları hatırlıyorum. Burada tekrarlamak istemiyorum ama en çok atılanlardan biri, sokak diliyle Le Pen’in partisi RN’yi hedef alıyordu. Bu slogan aslında Almanya’dan, AfD’ye karşı yapılan eylemlerden geliyor. Biliyorsunuz Almanya’da antifaşistler sokaklara döküldü ve aynı slogan orada da atıldı. Bu da iki ülkedeki deneyimi birleştiriyor. Bu, küresel bir direniş modu. Brezilya’daki son gelişmelerden, Amerika’nın durumundan, Latin Amerika’dan, Orta Doğu’daki savaştan, Gazze’den, Kürdistan’daki savaş biçimlerinden ayrı okuyamayız. Gençlik devlet ırkçılığına, kemer sıkma politikalarına, güvencesizliğe karşı demokratik, sivil bir talepte bulunuyor.
Sosyal adaletsizliğe karşı bir duygu var ve bu duygu politik eleştirilerle yüklü. Gençlik hareketi, dünyanın her yerinde olduğu gibi, bu eleştiriyi yeniden canlandırıyor. Biliyorsunuz gençlik korkutucudur. Yaşlıların yönettiği örgütlü bir devletler dünyasındayız, faşist bir dünyadayız. Örgütleri, devletleri, ulusal meclisleri 60, 70, 80 yaşındakiler yönetiyor. Ve bu yaşlılar, gençliğin geleceği hakkında söz sahibi olduklarını düşünerek o geleceği harap ediyor. Gençlik bunun karşısında konumlanıyor. Macronist politikalara karşı da konumlanıyor, çünkü neoliberal politikalar geleceksizlik, işsizlik ve prekarite üretiyor.

Eğitimdeki eşitsizlik gençlere nasıl yansıyor?
Öğretmenin olmadığı okullarda liseyi bitirmek için bakalorya (baccalauréat) denen bir sınava giriyorlar. Gençler diyor ki: “Paris’in merkezindeki, 5. ya da 6. bölgedeki burjuva kamu liselerinde verilen eğitimin aynısını almıyoruz. Bizim sınıflarımızda 35-40 kişi var, oralarda 15-20.” Bütün bunlar birikiyor ve hareket politik olarak başka bir konjonktüre evriliyor. Bu gençler içinde bulundukları ekonomik durumun çok farkında. Hangi ailelerden geldiklerini, nasıl bir kurumsal ırkçılığa maruz kaldıklarını çok iyi biliyorlar. Bütün bu çelişkiler, belki şu an adını koyamadığımız bir antifaşist hareket doğuruyor. Yani bu yalnızca “Güvencesizlik eken isyan biçer” diyen, ekonomik eksende bir hareket değil. Irkçılık karşıtı ve çağımızın siyasallaşmasını belirleyen güçlü bir antifaşist harekete de dönüşebilir. Bilmiyoruz, bekleyip görmek lazım. Yeni bir 68 yaratır mı? Bunu söylemek için erken.
Dünyadaki başka protestolarla benzerliği de var mı?
Biz her ayaklanmaya önemli bir anlam yüklüyoruz ve bu anlamı yüklemek de önemli. Çünkü otoriter rejimlerin yerleştiği bir dünyadayız. En basitinden Türkiye’de LGBTİ+’ların maruz kaldığı şiddete bakın. Geldiğimiz nokta bu: Kürtler, Aleviler, ezilenler, solcular, Kemalistler, sekülerler, şimdi de LGBTİ+’lar… Belki yakında feministleri, kadın hareketini tamamen hedef alacaklar, gerçi daha önce de almışlardı. Ama bu yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum değil. Yerel direniş elbette önemli, ama dünyaya yerleşmiş bir hâlet-i ruhiye var ve bu hâlet-i ruhiye nefes almamıza izin vermiyor, bütün hayatımızı boyunduruk altına alıyor. İnanılmaz muktedir bir şiddet biçimi var ve bu şiddet, dünyanın her yerinde ekonomik, sosyal ve politik bir ayaklanmanın habercisi olabilir.
1968’i hatırlayalım. O yıl Sorbonne ve Nanterre vardı, 1969’da Paris 8 Üniversitesi, yani Vincennes. O direniş bütün dünyaya yayılmıştı. Türkiye ve Kürdistan da dâhil, dünyanın her yerinde kalkışmalar, Vietnam Savaşı karşıtı hareketler ortaya çıkmıştı. Benzer bir dönemden geçiyor olabiliriz: Bir yanda Ukrayna savaşı, bir yanda İran savaşı, bir yanda Gazze katliamı, bir yanda Kürdistan’daki şiddet. Sadece Orta Doğu değil, bütün dünya kaynıyor. Herkesin birbirini tehdit ettiği, dünyanın militarize olduğu bir dönemde bunların hepsini birlikte okumak gerekiyor. Aralarında elbette bir ilişki var ve bu bir şeyin habercisi olabilir.
Sol burada nerede duruyor?
Ben “beklenmeyen ayaklanma biçimleri” kavramı üzerine çalışıyorum. Bu tür ayaklanmalar biraz da solun depresyonuyla ilgili. Solun içine girdiği kurumsal depresyon, bir şeylere müdahale edememesi ve yetersizliği, dünyadaki bu tabloyu biçimlendiriyor. Gençlik de bu yüzden kendiliğinden ayaklanabiliyor. Asıl mesele, bunun nereye yöneleceğini bilmememiz. Burada doğrudan ideolojik bir çıkış yok. Belli bir ideolojik hareketin ayaklanması değil bu ama içinde herkes var. Bu gençler bir örgüte bağlı olmasalar da inanılmaz politikler. Kendi geleceklerine dair güçlü bir politik bilinçleri var. İşçi sınıfı hareketi de başlangıçta ideolojik değildi, sonradan ideolojikleşti. Kendi geleceksizliğine karşı bir ayaklanma olarak politik bir minber kurdu, ideolojik çerçevesini de ilerleyen safhalarda buldu. Bu hareket de öyle olabilir. O yüzden nereye yöneleceğine dair bir analiz yapmak için bence çok erken.
Hükümet geri adım atar mı?
Birçok konuda atabilir, bunu da bilmiyoruz. En azından gaz bombası kullanmama konusunda geri adım attı.** Ama bir konuda geri adım atmayacağını çok iyi biliyoruz ve bunu üniversitelerde çok hissediyoruz: Akademik ve bilimsel araştırmalara verilen sübvansiyonlar azaltılıyor. Bu liselere de yansıyor. Ne liselere ne üniversitelere hoca alınıyor. Ancak emekli olan arkadaşlarımızın yerine kadro açılıyor, bu duruma geldik. Bu yalnızca Fransa’nın değil, bütün dünyanın durumu. Almanya’da, İsviçre’de, İngiltere’de tablo çok farklı değil. İspanya şu an biraz daha iyi durumda ama aşırı sağ iktidara gelirse ne olacağını bilmiyoruz. O da ayrı bir kaygı.
Buradan çıkış var mı?
Wallerstein’a gönderme yaparsam, o bütün sistem karşıtı hareketlerin içine yerleştiği bir siyasal haritadan söz ediyordu. Bugün o haritanın parçalarından biri sanırım depresyondan çıkışın yollarını bulmak. Depresyon derken geleceksizliği, iş bulamamayı, geçinememeyi, kadın olarak, LGBTİ+ olarak, çocuk olarak, göçmen olarak şiddete maruz kalmayı kastediyorum. Bunların hepsini topladığınızda ortaya böyle bir tablo çıkıyor. Dünya faşistleşiyor. Avrupa sağı 1945 hafızasını sanırım çok çabuk unuttu ve kamusal alanda kendini daha çıplak göstermeye başladı. Bunun sosyal medyada bir seferberlik ruhu yaratması da kaçınılmaz, Almanya’da görüldüğü gibi. Yine de çok karamsar olmamak gerekiyor. Çünkü sol da buna açık bir cevap verebilecek konuma geçiyor olabilir. En azından Fransa’da sol ve sol sendikalar şu an çok güçlü. Bu da bizi psikolojik olarak rahatlatıyor diyebiliriz.
Tam tersini de sormak istiyorum. Sol hareketler güçleniyor ama bir yandan da Hollanda’da, İtalya’da, Almanya’da faşist partiler, faşist hareketler büyüyor. Fransa’da Ulusal Birlik (RN) gibi partiler güçleniyor. Avrupa’nın birçok ülkesinde merkez çökerken sol ve sağ partiler öne çıkıyor. Tıpkı Almanya’da eylülde Saksonya-Anhalt seçimini AfD’nin, Berlin’de ise Die Linke’nin kazanması gibi. Trump Amerika’sının desteği ve Elon Musk’ın yönlendirmesiyle büyüyen bu aşırı sağ partilerin birbiriyle ilişkisini nasıl görüyorsunuz?
Bir kere artık küresel bir aşırı sağla karşı karşıyayız, yerel analizleri bırakmak gerekiyor. Küresel bir sağ hareket, küresel bir faşizm hareketi var. “Dünya faşistleşiyor” derken tam da bundan bahsediyordum. Robert Paxton’ın Faşizmin Anatomisi’ni hatırlayın: Faşizmi yalnızca kişilik kültüyle, ırkçılıkla, antisemitizmle ya da bugünkü Müslüman karşıtlığıyla tanımlayamayız. Mesela RN’nin genç liderlerinden Jordan Bardella son zamanlarda ciddi biçimde antisemitizmle suçlanıyor. Hepsi “Ben antisemit değilim” diyerek kendini aklamaya çalışıyor. Oysa Ulusal Birlik, baba Le Pen’den beri antisemit bir hareket. Hatta Gazze saldırıları sırasında İsrail’e gidip “Sizinle dayanışma içindeyiz” demişlerdi.
Nereye varmaya çalışıyorum? Bence dünyada küresel bir aşırı sağ ortaklığı var. Bunun Amerika’da Trump rejiminin iktidara gelmesiyle başladığını söyleyebiliriz. İlk döneminden beri söylüyorum bunu. Bu süreç, bir hareketin ideolojik olarak doğup iktidara gelmesi ve yerleşmesiyle biçimlendi. Latin Amerika’ya, özellikle birkaç gün önce seçime giden Brezilya’ya bakmalıyız. Flávio Bolsonaro’nun ilk turda yüzde 47 oy alması çok riskli bir durum. Bu, dünyanın siyasi arenasını değiştiriyor. Latin Amerika neredeyse tümüyle sağa kaymış durumda, Asya da çok farklı değil.
Rusya ve Çin de var…
Garip bir şekilde Rusya ve Çin kendilerini antifaşistmiş gibi gösteriyor. Oysa ikisi de diktatörlük. “Gibi” diyorum, çünkü Sovyet hafızasına gönderme yaparak “Ukrayna’daki faşistlerle savaşıyoruz” diyorlar. Böyle bir şey yok. Üstelik Putin hükümetinin Avrupa’nın sağcılaşmasına büyük destek verdiğini biliyoruz. O kadar karmaşık, garip ve gergin bir dönemdeyiz ki muhafazakârlarla neoliberaller birleşmiş durumda. Ekonomik, askeri ve kurumsal anlamda bir elitler ittifakıyla karşı karşıyayız ve bu ittifak tabandaki aşırı sağı güçlendiriyor. Paxton’ın “Faşizm kendi başına iktidara gelmez” tespiti bu tabloya çok oturuyor. Geleneksel elitlerle yeni burjuva elitler arasındaki çekişme içinde, küresel şirketlerin yönettiği bir dünyadan, içine kapanan, sınırlarını kendisi çizen ama kontrolü daha üst bir seviyede başka elitlerle kuran bir düzene geçiyoruz. Yani başka bir kapitalizme geçiyoruz. Bence kriz de buradan doğuyor. Ve bu yeni kapitalizmi henüz tarif edemiyoruz.
Fukuyama’nın bile çark ettiğini biliyoruz. “Tarihin sonu”nu ilan etmiş, kapitalizmin kazandığını söylemişti. Hatırladığım kadarıyla son yazılarından birinde bir alternatife ihtiyaç olduğunu, bu kapitalizmin çekilmez hâle geldiğini söylüyordu. Neoliberal elitler de çark ediyor. Ama onların arasında da bir çatışma var: Bir kısmı faşizmi istiyor, bir kısmı istemiyor. Fransa’daki seçimlerle ilgili şöyle bir tahmin var: LFI, RN’yle birlikte ikinci tura kalırsa, Macron hareketinin içindeki sosyal demokrat ya da demokrat neoliberallerin büyük bölümü oylarını istemeye istemeye Mélenchon’a verebilir. Onu eleştirsek de başka alternatifleri yok.
Peki bu ortaklık nasıl işliyor?
Bütün bunları düşündüğümüzde, küresel faşist hareketle yereldeki faşist hareketler arasında, hatta Türkiye’deki aşırı sağla Avrupa’daki aşırı sağ arasında bir ilişki olduğunu görüyoruz. Aynı toplantılara katılıyorlar, sanırım kendi enternasyonallerini kuruyorlar. Bir tür aşırı sağ enternasyonali. Bu güçlü hipotez etrafında örgütlenen dünya elitlerinin ortak zenginlik gibi bir derdi zaten hiç olmadı. Bence kendi zenginliklerini çoğaltmaya ve bir kast sistemi yaratmaya dayalı başka türlü bir kapitalizm örgütlüyorlar. Dolayısıyla hepimizin faşizm ve kapitalizm analizlerini cidden gözden geçirmesi gerekiyor. Eldeki analizler ve eleştiriler artık çok erken, aceleci kalıyor. Elbette faşizm tahlillerinin de işçi sınıfı tahlillerinin de bir hafızası var ve o hafıza hiçbir zaman silinmeyecek. Ama bugünkü durum, başka bir dünyaya ulaşmanın, alternatif bir yaşam kurmanın nasıl mümkün olabileceğini daha ciddi sorgulamamızı gerektiriyor.
Eğitimdeki kriz, kalkışmalar, ekonomik kriz, prekaritenin yoğunlaşması, dijital ağlarda hızla dolaşıma giren kimlik siyasetleri, ulus devletin adeta bir peygamber aurasıyla yeniden önümüze sunulması… Bunların hepsi birbirini besleyen, iç içe geçen, danışıklı dövüş dediğimiz bir dönemi gösteriyor. Elon Musk’ın ve Trump hükümetinin Bolsonaro’ları desteklemesi tesadüf değil. “Küba’nın düşüşü benim dönemime denk gelecek”, “Grönland’ı alacağız”, “Gazze’de lüks oteller kuracağız” gibi söylemler de öyle. Bütün bunlar buradaki lise eylemlerinden çok da kopuk değil.
Bu eylemlerde neden Filistin bayrakları vardı? Neden LGBTİ+ bayrakları da vardı? Çünkü herkes özellikle Türkiye’deki durumu izliyor ve tedirgin. Bunların hepsi demin anlattıklarımla çok ilişkili. Ortada bir şiddet hafızası var. Bu şiddet Gazze’de 50 binden fazla insanın ölümüne yol açtı. Bu bir soykırım pratiği ve emsalsiz bir durum olarak önümüzde duruyor. Hâlâ güncel, çünkü hâlâ sıcak. Dediğim gibi, bunların hepsi birbiriyle birleşiyor ve ortak bir aşırı sağın artık marjinal değil, popülist bir biçimde yükseldiğini görüyoruz.
Peki Fransa’da sol bu gidişata nasıl karşılık veriyor?
Saint-Denis’de Bally Bagayoko’nun belediye başkanı seçilmesi tesadüf değil. Orayı bir pilot bölge ilan etti. Saint-Denis’e mahalle diyoruz ama aslında çok büyük bir komün. Orası solun pilot laboratuvarı. Çünkü Sosyalist Parti başaramadı ve Seine-Saint-Denis’te korkunç, saçma hatalar yaptı. Bugün de, biliyorsunuz, seçimlerde sosyalist hareket parçalandı. Büyük bir bölümü LFI’ye geçti, bir kısmı Mélenchon’un karşısına başka bir aday çıkardı. Bütün bunları topladığınızda, aşırı sağın bugün neden bu kadar güçlü bir potansiyel olarak göründüğü de anlaşılıyor.
Bununla ilgili bir izleyici sorumuz var: Aşırı sağa karşı mücadele neden hep dağınık ve neden yatay, kendiliğindenci hareketlerle kendini dışa vuruyor? Örgütlü sağa karşı sol nasıl duracak?
Çok güzel bir soru. Bence dünya solunun slogancılıktan ve bayrakçılıktan çıkması gerekiyor. Yalnızca Fransa’yı söylemiyorum, Türkiye’de de bunun deneyimini yaşadık. Bunu çok ciddi söylüyorum. Troçkist, Stalinist, Maoist, Marksist ya da anarşist olmanız sağ hareketin umurunda değil. Ezilenlerin de pek umurunda değil. Bu ideolojik arka planları artık bir kenara koymak gerekiyor. Herkes elbette kendi politik duruşunu güçlendirsin, onunla hareket etsin, bu başka bir şey. Ama solun kemikleşmiş, dinozor argümanları değişmedikçe, hâlâ 20. yüzyılın analizleriyle hareket edildikçe sağa karşı bir blokaj oluşturamayacağız.
O yüzden ben gençliğin öfkesine güveniyorum. Bu öfke politik, hiç de sıradan bir şey değil. Gezi Direnişi’ni hatırlayın. Abilerimiz, ablalarımız “örgütsüz” diye çok sert eleştiriyordu. Evet, örgütsüzdü. Ama bunun sebebi gençler değil, solun kendisiydi. Hâlâ dergicilikle, sloganla, duvar yazılarıyla yaşayan, bunun dışına çıkamayan ve aslında bir orta sınıf hareketi olan bir sol. Açık söyleyeyim, Türkiye İşçi Partisi bir işçi hareketi değil, bir orta sınıf hareketi. Kendini sol olarak gösteriyor ama TİP’in işçi sınıfıyla gerçek bir diyaloğu olduğunu düşünmüyorum. Ezilenlerle bir bağı yok, bu bağ sadece söylemde var. Bu açıdan CHP’den çok farklı bir yerde durmuyor. Sol, bir orta sınıf hareketi olarak kaldığında aşağıdaki ezilenlerin pedagojisini okuyamaz. Göçmenlerin, işçilerin, farklı emekçilerin, bilişsel proletarya dediğimiz yeni bir proletaryanın emek dinamiklerini, ezilme deneyimlerini göremez. O öfkeyi hissedemez.
Sanırım LFI tam da şunu başardı: HDP’nin bir dönem yaptığı gibi, farklı sol dinamikleri bütün çatışmalara rağmen yan yana getirdi. Bu kolay bir şey değil, çünkü ideolojik katmanı kenara bırakıp ortak bir zemin yaratmayı gerektiriyor. Bakın, benim de bir politik duruşum var ama bunu öne çıkarmıyorum, öfkemi öne çıkarıyorum. Dünyada yükselen bir aşırı sağ, bir faşizm dalgası, katman katman bir şiddet var. Bunun karşısında ezilenlerin, LGBTİ+’ların, feministlerin, ortak kaderi olan herkesin yan yana durması gerekiyor. Bu yan yana duruşu sağlayamazsak, bu öfkeyi ortak bir kanala aktaramazsak, açık söyleyeyim, distopik bir dünyaya yerleşmiş olacağız. Ama o distopya kaçınılmaz değil.
Demin bahsettiğim Bardella’yı düşünün. Eski militanlık dönemindeki mesajları ortaya çıktı ve şimdi kendini aklamak için inanılmaz bir çaba harcıyor. Tam da bu tür şeyler, ırkçılık karşıtı ve antifaşist bir hareket kurmak açısından çok önemli. Müslüman karşıtlığı da göçmen karşıtlığı da var. Antisemitizm ise hâlâ canlı, ne yazık ki solun içinde bile. Birçok sol çevrede Yahudi düşmanlığının İsrail karşıtlığıyla karıştırıldığına da şahit oluyoruz. Bunların hepsini aşamazsak gençliğin öfkesini okuyamayız ve bu öfke elbette dağınık biçimde kendini gösterecek.
Bu dağınıklık bir zayıflık mı?
Bu kötü bir şey değil. Bir işçi sınıfı partisinden ayaklanma bekleyemezsiniz, tarihin hiçbir döneminde bu olmadı. 1917’de de olmadı. Bolşevik Parti hiçbir zaman işçi sınıfına “Ayaklanın, kendi devriminizi yapın” demedi. Var olan devrimci dinamiklerin içine yerleşti, zamanın ruhunu kavradı, bazı rakiplerini de saf dışı bırakarak devrimi gerçekleştirdi. Ama biz o dönemde değiliz. Dediğim gibi başka türlü bir kapitalizme geçiyoruz ve solun bunu çok iyi okuması gerekiyor. Bu yeni kapitalizm, dünyayı başka türlü örgütleyen başka bir emek biçimi doğuruyor ve onun üzerinden ilerliyor.
Distopya derken neyi kastediyorsunuz?
Bakın, geçen gün Amerika’da Trump hükümeti bütün zenginleri ve elitleri bir araya topladı. Özellikle iç güvenlikte yeni bilişim robotlarıyla bir güvenlik düzeni kurmak istiyorlar. 1980’lerde Robocop diye bir film vardı ya, sanırım o Robocop polise doğru gidiyoruz. Yeni bir güvenlik rejimi, yeni bir kapatılma rejimi kuruluyor. Bugünkü öfke de biraz buradan doğuyor. Yarın bir gün bu öfkeyi bastırabilecek çok güçlü bir şiddet aygıtıyla karşı karşıya kalabiliriz. Çünkü bütün rejimler bunu arzuluyor. Tom Barrack Orta Doğu için “monarşik rejimler iyi işler” demişti. Aslında bütün dünya monarşikleşiyor, bu yalnızca Orta Doğu’ya özgü değil. Orta Doğu’da zaten monarşik rejimler var ve tarihin hiçbir döneminde demokratik rejimler olmadı, Türkiye de dâhil. Asıl mesele, bu rejimlerden nasıl kurtulacağımız ve özlediğimiz demokratik, ortak, yaşanabilir dünyayı nasıl kuracağımız.
Çünkü ekonomik kriz de var, ekolojik kriz de. Ekim ayındayız ve Paris’te hava 25 derece. Ben ilk kez böyle bir ekim yaşıyorum. Öğrenciliğimden beri burada yaşıyorum ve ekimde mont, kaban giydiğimi hatırlıyorum. Uzatmayayım, demek istediğim şu: Sosyal öfke, iklim öfkesi ve emeğin öfkesi ortaklaşmadıkça, bu toplumsal öfke politik bir kanala akmadıkça, mevcut durumu tersine çevirecek kapasiteye şu an sahip değiliz.
*Hükümet, öğrenci eylemlerinde EF-SON tipi ses/şok bombasının kullanımını geçici olarak askıya aldı.
**EF-SON tipi ses/şok bombası kastediliyor.
Yayının tamamını aşağıdaki bağlantıdan izleyebilirsiniz.


