Almanya bugün (6 Eylül) sandık başına gidiyor. Sachsen-Anhalt eyalet seçimi öncesi son anketler, aşırı sağcı Almanya için Alternatif’i (AfD) yüzde 40’ın üzerinde, en yakın rakibi CDU’nun ise 17 puan önünde gösteriyor. Parti artık kendini bir protesto hareketi olarak değil, doğrudan bir iktidar adayı olarak konumlandırıyor.
Aynı günlerde İspanya’da da sokaklar hareketli: Geçen ay Fas sınırından Ceuta’ya binlerce kişinin geçmesinin ardından, geçen hafta Madrid’de göçe karşı elli bin kişilik bir protesto düzenlendi. Avrupa’nın merkezinde göç karşıtlığı, artık marjinal bir söylem olmaktan çıkıp iktidar dengelerini belirleyen bir eksene dönüşmüş durumda.
Bu tablo, Türkiye’de iki yıldır süregelen sürecin Avrupa’daki yankısını da doğrudan şekillendiriyor.
Spot Basın Kooperatifi’nden Adem Özgür’ün sunduğu “Gemide” programına konuk olan yazar Engin Yurtsever, hem Avrupa’daki aşırı sağın yükselişini hem de Türkiye’deki sürecin diaspora üzerindeki etkilerini değerlendirdi.
Sınır dışı dosyaları çoğalıyor
Programın açılışında son haftaların sınır dışı vakaları sıralandı. Almanya’da 22 yıldır yaşayan Kürt aktivist Zeynep Alpboğa, geri gönderme merkezine alındıktan sonra 26 Ağustos’ta Türkiye’ye sınır dışı edilecekti; yayın günü sabahı serbest bırakıldığı öğrenildi, ama sınır dışı kararının kaldırılıp kaldırılmadığı belirsizliğini koruyor. Hessen eyaletinde Özlem ve Metin Kaya çifti 3 Ağustos’ta Türkiye’ye gönderildi, 3 ile 5 yaş arasındaki üç çocukları ise Almanya’da gençlik dairesinin korumasına bırakıldı. İsviçre’de Bahar Yalçınkaya, 1,5 yaşındaki oğluyla birlikte Türkiye’ye gönderilmiş ve cezaevine konmuştu; ikisi hâlâ tutuklu.
Almanya’da 14 yaşındaki Kürt öğrenci Abdülkadir, elindekinin oyuncak olduğunu söylemesine rağmen polis tarafından vurulup ağır yaralandı. Zürih kantonunda ise Dilan Özgün ve ailesi 17 Ağustos’ta zorla sınır dışı edilmek istenirken kelepçelenip yaralandığını anlattı; o gün eylem durduruldu ama karar hâlâ yürürlükte.
Rakamlar da tabloyu netleştiriyor: Almanya’da 2026’nın ilk altı ayında 9.663 kişi sınır dışı edildi, bunların 786’sında fiziksel güç veya kelepçe kullanıldı. Aynı dönemde 17.892 kişinin ayrılışı “gönüllü dönüş” olarak kayda geçti, ama bunların yalnızca 9.276’sı devletin geri dönüş desteğinden yararlandı; geri kalanı için “gönüllülük” tanımı tartışmalı kalıyor. Almanya, Afganistan’a yönelik toplu sınır dışı uçuşlarını da sürdürüyor.
“Devlete güvensizlik bir önyargı değil, biriktirilmiş bir hafıza”
Yurtsever, Avrupa’daki Kürt diasporasının sürece bakışını tarihsel bir güvensizlikle özetledi. Bunun bir önyargı değil, “yaşanmışlıkların biriktirdiği bir hafıza” olduğunu söyledi ve 2013-2015 döneminde sürecin aniden çökmesini en yakın örnek olarak hatırlattı.
Yurtsever’e göre Türkiye’deki süreç, özellikle Almanya, Fransa ve Hollanda gibi ülkeler için tam da burada bir “can simidi” işlevi görüyor: “Ülkenizde çözüm sürecine gidiliyor, siz de gidebilirsiniz” denilerek geri gönderme meşrulaştırılıyor. Bunu, II. Dünya Savaşı öncesinde bazı Yahudi iş insanlarına “orada bir sorun yok, siz de dönebilirsiniz” denmesine benzetti.
Yurtsever’e göre risk hâlâ somut riskler var. Türkiye’de terörle mücadele mevzuatı değişmedi, siyasi suç sayılan hiçbir şey ortadan kalkmadı. Yurtsever, bunun çözüm sürecinin ilerleyen aylarında çok daha fazla başvuruda gerekçe olarak kullanılacağını öngördüğünü söyledi.
“Kapitalizmin temel beklentisi kârdır, insan değil”
Avrupa’nın aceleciliğini açıklarken Yurtsever, Karl Marx’a atıfla, çıkarlarına dokunulduğunda demokrasinin maskesinin düşeceğini hatırlattı. İkinci bir neden olarak, Avrupa ve ABD merkezli sermayenin Ortadoğu ve Asya’da yeni pazarlara ihtiyaç duyduğunu, bunun için de o coğrafyalarda “istikrarlı” görünen bir düzenin, demokratik olup olmamasından bağımsız olarak tercih edildiğini savundu. Ona göre bugünkü göç dalgalarının kök nedeni de zaten bu şirketlerin karıştırdığı çatışmalar ve savaşlar; Avrupa, kendi ürettiği bu sonuçla yüzleşmek yerine, sığınmacıları geri göndererek sorunu görünmez kılmaya çalışıyor.
Yurtsever, Avrupa’daki hizmet sektöründe yüzde 90’ın üzerinde göçmen kökenli işçi çalıştığını hatırlatarak, diaspora nüfusunun “birer yük değil, ekonominin bir ayağı” olduğunu vurguladı.
Ona göre asıl mücadele bireysel çabalarla değil, örgütlü bir hareketle kazanılabilir; yerleşik diasporanın Avrupalı insan hakları örgütleriyle ve sol/sosyalist çizgideki hareketlerle bugüne kadar kurduğu bağın zayıf kaldığını, bunun acilen güçlendirilmesi gerektiğini söyledi. Hannah Arendt’e atıfla, “Size hangi kimliğinizle saldırıyorlarsa o kimlikle cevap vermek zorundasınız” dedi.
Kavala kararı ve “üç bahane”
Söyleşide, bir gün önce Osman Kavala’nın tahliyesi yönünde çıkan karara Mehmet Uçum’un verdiği yanıt da tartışıldı. Uçum’un “bağımsız bir ülkeyiz, mahkemelerimiz bağımsızdır, siz bize yaptırım uygulayamazsınız” açıklamasını Yurtsever, Türkiye’nin AİHM kararlarını tanıma yükümlülüğünü açıkça ihlal etmesi olarak okudu. Ona göre bu, “Avrupa bir bahane ararken Türkiye Cumhuriyeti’nin buna üç bahane birden sunması” anlamına geliyor.
“Demokrasi bir yasayla değil, kültürle gelir”
Türkiye’de köklü bir dönüşümün mümkün olup olmadığı sorusuna Yurtsever temkinli yaklaştı. Demokrasinin bir yasa değişikliğiyle değil, en az bir iki kuşaklık bir kültürel dönüşümle geleceğini söyledi. Barış Ünlü’nün “Türklük Sözleşmesi” kavramına atıfla, Kürtlere, Alevilere ve diğer gruplara yönelik ayrımcılığın kökeninin çok eskiye dayandığını, medya ve siyaset dilinin bugün hâlâ aynı dışlayıcı örüntüyü taşıdığını belirtti.
Bu yüzden diasporadaki insanların, hem yaşadıkları ülkedeki hem de Türkiye’deki egemen anlayışla eş zamanlı mücadele etmek zorunda kaldığını, bunun ağır ama kaçınılmaz bir yük olduğunu söyledi.
Daha önce YouTube kanalımızda yayımlanan bu programın metninin hazırlanmasında yapay zekâdan yararlanılmıştır.


