Büyük bir anlaşma olmadan barış mümkün mü?

Geçiş dönemi adaleti ve çatışma çözümü uzmanı Güneş Daşlı, Kürt sorununa yönelik mevcut sürecin 2013-2015 döneminden farklarını ve Nepal deneyiminin Türkiye açısından özgünlüğünü değerlendirdi.

TUĞÇE YILMAZ

Kürt sorununun çözümüne yönelik yeni süreç, 2013-2015 dönemindeki çözüm sürecinden farklı bir zeminde ilerliyor. Önceki süreçte müzakere, sivil toplumun katılımı, farklı toplumsal kesimlerle temas, kadınların temsili, hakikât ve yüzleşme gibi başlıklar öne çıkarken, bugün silahsızlanmanın öne çekildiği ve sivil alanın daha sınırlı olduğu bir tablo ortaya çıkıyor. 

Geçiş dönemi adaleti, çatışma çözümü ve Kürt meselesi üzerine çalışan akademisyen ve araştırmacı Güneş Daşlı, mevcut süreci “Kuzey İrlanda, Güney Afrika gibi alanın domine ettiği ve Batıcı bir yerden başarılı bulunan mekanizmalar” yerine Nepal ve Tayland gibi deneyimlerle birlikte değerlendirirken, barışın her zaman müzakere, kapsamlı bir anlaşma ve ardından silahsızlanma şeklinde doğrusal ilerlemek zorunda olmadığını vurguluyor. Ancak silahsızlanmanın bir başlangıç adımı olarak öne çıkmasının, beraberinde önemli riskler taşıdığını da hatırlatıyor: “Bu paradoksu açmak için yeni teorilere, dünyadaki başka deneyimlere dönüp bakmak; ama hep aynı deneyimlere bakmamak gerekiyor. Mesela Nepal gibi, silahsızlanmayı önce yapmış ama görece daha başarılı olmuş süreçlerde bunun sebebi ne olabilir? Entelektüeller burada kesinlikle kıymetli; ama aynı yöntemlerle, aynı teorilerle anlayabileceğimiz bir süreçten geçmiyoruz.”

Daşlı’ya göre bu nedenle yalnızca silahsızlanmaya değil, savaşın yarattığı kolektif travmaya, yas ve hafıza süreçlerine, sivil toplumun ve entelektüellerin rolüne ve sürecin ilerleyen aşamalarında kurulabilecek yeni mekanizmalara da şimdiden kafa yormak gerekiyor.

“Şu anki süreçte sivil topluma açılan alan oldukça dar”

Kürt sorununun çözümüne yönelik yeni bir süreç deneyimliyoruz. Ancak bu süreçte atılan adımların 2013-2015 döneminden önemli ölçüde farklılaştığını görüyoruz. Klişe bir soru gibi görünebilir; ancak siz bu alanda çalışan biri olarak iki süreci karşılaştırdığınızda hangi temel benzerlik ve farklılıkları görüyorsunuz? 

Aslında anlamlı bir soru. İki süreç açısından tabii ki süreklilikler var; ama benim daha net gördüğüm farklılıklar da var. Birincisi, 2013-2015 sürecinde hem politik ortam hem de Ortadoğu’daki durum bugünkünden farklıydı. Genel olarak barış çalışmalarındaki yaklaşımlar da biraz farklıydı. O döneme baktığımız zaman, bizim biraz daha “liberal barış” diye tanımladığımız, barışa giden yolda müzakerenin öne çıktığı bir süreç yaşandı diyebiliriz. Sivil toplumun katılımına izin veren ve bunun mekanizmalarını kuran bir yapı vardı. Özellikle “Akil İnsanlar Heyeti” gibi mekanizmalarla toplumun farklı kesimlerini sürece dahil etmeye yönelik bir yaklaşım söz konusuydu. Kadınların gündemini de sürece eklemleyi hedefleyen ve müzakere masasındaki örgütlü bir kadın temsilcisi aracılığıyla bunun somut bağlantısını kuran bir yaklaşım vardı. Aslında bunun resmî kanalları da vardı. Ve barış sürecinin yürütücüleri –hem devlet tarafı hem de Kürt tarafı– bu yaklaşıma biraz daha açıktı. Tabii ki Kürt tarafı daha açıktı. Özellikle “Hakikat Komisyonu istiyoruz”, “Bu süreçte kadın temsilcisi istiyoruz” gibi daha somut talepler vardı. Barışı toplumsallaştırmayı hedefleyen, bütünüyle barışa işaret eden, hakikât meselesini ve geçmişle yüzleşmeyi sonraya bırakmayan bir yaklaşımdı bu.

“Süreç, üçüncü gözü ve arabulucuyu reddediyor”

Şimdiki süreç ise pek öyle değil. Şu anki süreçte sivil topluma açılan alan oldukça dar. Kürt tarafı açısından da bunu görebiliyoruz. Adım adım ilerleyen bir yaklaşım sergileniyor. Nihai bir noktada, örneğin bir Hakikât Komisyonu gibi daha kapsamlı, daha toplumsal ayağı ilgilendiren taleplerin baştan dile getirilmediğini görüyoruz.

Devlet tarafında da zaten bütün bu otoriterleşmeyle birlikte, benim biraz “otoriter çatışma yöntemi”ne benzettiğim; müzakereden kaçan, sivil toplumun katılımını önceliklendirmeyen, hatta “millî barış” –hani “tek Türkiye tipi” diyorlar ya– çerçevesinde ilerleyen bir yaklaşım var. Bu, içe kapanan ve dolayısıyla AKP-MHP hükümetinin kendi politik söylem hegemonyasını kurabileceği bir çerçevede tutulmaya çalışılıyor. Üçüncü gözü de reddediyor. Şu an bildiğimiz kadarıyla uluslararası bir aktör, parti ya da ülke arabulucu değil ve devlet bunu çok net bir şekilde reddediyor. Bu noktalardan ilk süreç ile ayrışıyor.

Süreklilikleri var dediğim noktalar ise şu: Birinci süreçte de ikinci süreçte de çatışma çözümündeki ana mesele, Kürtlerin özellikle siyasî statüsünün tanınması, ilk görüşmeden itibaren en zorlayıcı kısım oldu ve sürekli ertelendi. Özerklik tartışması, yerel yönetimlere daha fazla yetki verilmesi ya da bunun anayasal olarak eşit yurttaşlık üzerinden tarif edilmesi gibi meseleler ilk süreçte de ertelendi, hatta biraz yok sayıldı. Bu süreçte ise bunun daha da bariz bir şekilde gerçekleştiğini görüyoruz. Ama yine de iki süreç arasında böyle bir süreklilik kurabiliriz.

“Taziyeleri sadece ‘Kürtlerin yası’ diye düşünmemek lazım”

Süreç “güvenlik politikaları” ve “silahsızlanma” başlığı üzerinden ele alındığında da birtakım sınırlılıklara ve duvarlara çarpıyor. Bununla ilgili ne düşündüğünüzü merak ediyorum. 

Biz genelde bu tarz çatışma çözümlerinin lineer bir şekilde ilerlediğini düşünüyoruz. Yani doğrusal bir süreç olur: Müzakere edilir, adımlar atılır, ardından bir barış inşası anlaşması imzalanır, silahsızlanma gerçekleşir ve sonrasında da daha çok toplumsal ayağı ilgilendiren adalet, hakikât ve demokrasiyle ilgili adımlar atılır diye düşünülür. Şu anki süreç böyle ilerlemiyor. Çok fazla aksama ve birçok şeyin birbiriyle etkileşimi var. Birbiriyle ters düştüğünü düşündüğümüz bu etkileşimler nedeniyle oldukça karmaşık bir duygu da ortaya çıkıyor. Sanırım şu an taziyelerin olduğu kentlerdeki Kürtler bunu çok daha yoğun yaşıyorlar. Evlatlarının ölüm haberlerini alıyorlar, belki cenazelerini alacaklar ve ilk defa böyle bir yas süreci yaşıyorlar. Neredeyse her ev, bir taziye evine dönüşmüş durumda. Bir yandan uzun yıllardır beklenen ve beslenen bir barış ümidi var. Bunlar tabii ki çok karmaşık duygular ve anlayabilmek gerçekten zor.

Ve mevcut durumda çok da güven vermeyen bir hükümetin tavrı söz konusu. Ama bu süreçlere baktığımız zaman aslında pek çok aksaklık, zıt duygular ve toplumsal değerler –birbiriyle asla örtüşmediğini düşündüğümüz kavramlar, örneğin barış ve yas– bir araya geliyor ve bir etkileşime giriyor. Bence burada bunlardan ne anlamak, ne çıkarmak gerektiğini incelikli bir şekilde düşünmek gerekiyor. Örneğin kurulan taziyeleri sadece “Bu Kürtlerin yası,” diye düşünmemek lazım. Bir cenazenin çok geniş bir aileyi etkilediğini biliyoruz. Şu anda Kürt illerinde binlerce insan yas tutuyor ve Türkiye nüfusunun yaklaşık 20 milyonunu ilgilendiren bu yasın bütün toplumu etkilememesi mümkün değil. Kaldı ki Kürtler izole de yaşamıyor. Biz çok uzun süredir büyük şehirlerde ve birçok farklı yerde birlikte yaşıyoruz. Dolayısıyla o duyguyu anlamak, ailelerin sesine biraz kulak vermek ve onların bu duyguyla barışı nasıl tarif ettiklerine bakmak sanırım çok daha anlamlı olacak.

İkili müzakerenin riskleri

Murat Karayılan son açıklamasında 50 yıllık çatışma süreci boyunca 27 bin PKK’linin hayatını kaybettiğini açıkladı. Böylesine yüksek bir kayıp bilançosunun, bugün yaşanan yas ve taziye süreciyle birlikte düşünüldüğünde, Kürtlerin kolektif hafızasında ve bu sürece yaklaşımlarında nasıl bir karşılığı olacağını öngörüyorsunuz?

Bu gerçekten muazzam bir sayı ve sayılarla ifade edilenler aslında insanlar. Bir yandan da barışa neden acil olarak ihtiyacımız olduğunu gösteren bir durum. 12 Eylül döneminde Diyarbakır Cezaevi’nde amcası, anne-babası, dedesi işkence görenler, 1980’lerde silahlı mücadeleye dahil oldular. Sonra onların çocukları dahil oldu. 1990’lardaki köy yakmalar ile birlikte başka bir kuşak dahil oldu ve 2015’teki sokağa çıkma yasaklarında çok daha genç, belki dördüncü kuşak diyeceğimiz bir kuşak sürece dahil oldu. Evet, kuşaklar arasında devam eden, insanların kimliğini, dilini ve yaşam taleplerini şiddetle mücadele ederek ifade etmek zorunda kaldığı bu döngünün artık kırılması lazım. Bunu kırabilecek tek şey de, evet, çatışmasızlık ve barış. Ama bu tablo bize bir yandan da çatışmanın ne kadar çetrefilli olduğunu gösteriyor.

Şu an sadece devlet ve İmralı arasında ikili bir müzakere yürütülüyor. Bizim literatürde risklerini gördüğümüz bir noktadır bu. Oysa bunun paydaşları var: Sivil toplum, insan hakları örgütleri, entelektüeller, bir süredir tartışılan üçüncü göz, arabulucular vesaire. Bunların hepsinin sürece dahil olması lazım, olmadıklarında süreç kırılganlaşır ve nihayetinde ikili müzakere çok risklidir. Süreç boyunca iki tarafın da görüşü daralabilir, hatta süreç yol kazalarına daha açık hâle gelebilir. Bazı durumlarda kapalılık olursa yol kazası daha az olur diye düşünüyoruz; ama bir süre sonra bu durum bozulabilir. 

Bu kadar insanın ölmüş olmasının bir toplum için ifadesi ne? Burada yaşanan çok ağır bir kolektif travma var. Söz konusu kolektif travmalar hakkında belki yıllarca konuşmamız gerekecek. Nasıl konuşacağız? Bunları bir hafıza meselesi olarak, barışla ilişkilendirerek nasıl hatırlamaya ve anmaya dönüştürebileceğimize dair kafa yormamız gerekecek. Açıklanan sayılar ve şu an tutulan yas aslında şunu gösteriyor: Silahsızlanma bu işin gerçekten kapı eşiğinden atılan bir adımı. Ondan sonrası çok daha karmaşık bir şekilde devam edecek. Bununla ilgili kafa yormamız, mekanizmalar üretmemiz ve entelektüel bir üretim içerisine girmemiz gerekiyor. Bizim çok bildiğimiz bir şey değil bu aslında. Üzerinde çok çalıştığımız bir alan da değil.

Sistematik çatışma dönüşümü yaklaşımı

Entelektüellerin süreçteki rolüne ilişkin tartışma bir yönüyle hâlâ devam ediyor. Siz bu tartışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Entelektüellerden böyle bir süreçte ne beklenmeli, onların sorumluluğu nerede başlayıp nerede bitiyor?

Bu konuda zaten kapsamlı değerlendirmeler ve eleştiriler yapıldı. Ama bulunduğum yer ve çalıştığım alanlar açısından düşündüğümde, burada özellikle işaret etmek istediğim bir yaklaşım var: Sistematik çatışma dönüşümü yaklaşımı. Bu, lineer bir barış anlayışından ziyade, barış dediğimiz şeyin bazen adım adım, kesik kesik, karmaşık ve farklı aktörlerle ilerlediğini çerçeveleyen bir yöntem. Bence kısmen de olsa, Nepal’de bu süreci başarıya götüren yöntemlerden biri bu. Ben de açıkçası o deneyime bakmaya çalışıyorum.

Birincisi, Türkiye’de şu an bir paradoks var. Bu kadar otoriterleşme varken ve gidişat da hâlâ bunu gösteriyorken barışı nasıl konuşacağız? Nasıl barışabiliriz? Tabii ki bu bir paradoks, bunu herkes teslim ediyor. Üstelik toplum kısıtlanmış durumda. 10 yıllık ciddi bir baskı var, bu baskıdan kısmen ben de payımı aldım. Evet, bu tespit önemli. Peki ama bu tespiti ne yapacağız? Bu paradoksu açmak için yeni teorilere, dünyadaki başka deneyimlere dönüp bakmak; ama hep aynı deneyimlere bakmamak gerekiyor. Mesela Nepal gibi, silahsızlanmayı önce yapmış ama görece daha başarılı olmuş süreçlerde bunun sebebi ne olabilir? Liberal barıştan, yani daha doğrusal ilerleyen barış anlayışından farklı bir yaklaşım olabilir mi? Bunları tartışmaya ihtiyaç var.

Entelektüeller burada kesinlikle kıymetli; ama aynı yöntemlerle, aynı teorilerle anlayabileceğimiz bir süreçten geçmiyoruz. Bunu sadece Türkiye üzerinden söylemiyorum. Ortadoğu üzerinden de, hatta dünya üzerinden de söylüyorum. Bu konuda kafa yormak basit bir şey değil. Ben de hâlâ bocalıyorum, anlamaya, okumaya ve görüşümü farklılaştırmaya çalışıyorum.

“Yaratıcı arabuluculuk yöntemlerini önerebilecek kişilere ihtiyaç var”

İkincisi, yine bu alandan baktığımda aslında arabuluculuk meselesi var. Entelektüel dediğiniz kişi –bunu biraz daha genişletirsek– yıllarca insan hakları alanında mücadele etmiş bir insan da olabilir, nihayetinde o alanda ciddi bir entelektüel birikime ve uğraşa sahip oluyor. Bu kişilerin de sürece katılması, akademisyenlerle birlikte, bu sürecin yalnızca ikili bir müzakere masası olarak kalmamasına katkı sağlayabilir. Entelektüeller bunu zorlasın, demiyorum. Bu tabii ki tek başına bireylerin yapabileceği bir şey değil. Elbette devlet tarafına sorumluluk düşüyor, hatta en çok da Kürt tarafına sorumluluk düşüyor. Kritik olan şeyi görmek lazım: Süreç ters gittiğinde ya da bocaladığında, farklı yöntemler önerebilecek, aynı yöntemi dayatmak yerine daha yaratıcı arabuluculuk yöntemlerini literatürden çıkarıp önerebilecek kişilere ihtiyaç var. Bu açıdan Türkiye’de biraz eksik bir süreç ilerliyor. Sebepleri çok haklı olsa da umarım bu biraz daha değişir.

Bir de bazen ezberlerimiz oluyor. Hep Kuzey İrlanda, Güney Afrika gibi alanın domine ettiği ve çok Batıcı bir yerden başarılı bulunan mekanizmalara bakıyoruz. Oysa biz öyle bir dönemde değiliz. Onlar 1990’larda, liberal barış akımının çok güçlü olduğu bir dönemde bu süreçleri yaşadılar. Bu örneklerin kıymetsiz olduğunu asla söylemiyorum; ama şuna da bakmak lazım: Silahsızlanmanın öne alındığı deneyimlerde ne olmuş? Yekpare, üçüncül bir barış anlaşması olmadan da adım adım bir süreç yürütülebilir mi? Ki ben Nepal sürecinin böyle olduğunu düşünüyorum. Şu an Kürt hareketinin ve Abdullah Öcalan’ın da yaptığı şey aslında tam olarak bu. Tek ve büyük bir barış anlaşmasının yapılabileceği bir ortam yok. Peki, ardı ardına farklı çerçeve yasalar ve anlaşmalarla, birbirini tamamlayan bir süreç yürütülebilir mi? Türkiye ve Kürt sorununa dair buradan ne çıkabilir ve oradaki deneyimleri kendi deneyimlerimizle birleştirdiğimizde ne olabilir, biraz buna bakıyor olmak lazım. Bu konuda tabii ki uzun erimli bir şey söylüyorum. Ve bu sürecin –sadece silahsızlanma sürecini kast etmiyorum, genel olarak barış sürecinin– uzun süreceğini düşünüyorum.

Nepal örneği: Atipik bir barış süreci

Nepal örneğine dönmek istiyorum. Atipiklikten kastınız nedir? 

Atipik dediğimiz aslında, liberal barış normlarına uymayan barış süreçleri. Bu yaklaşım Sri Lanka ile birlikte daha görünür hâle geldi. Şu an Türkiye’deki süreç de buna uygun ilerliyor. Sivil toplumun katılımını engelleyen, özellikle devlet tarafında daha otoriter politikalarla bir etnik sorunu ve çatışmayı çözme anlayışından bahsediyoruz. Buna “otoriter çatışma yönetimi” diyenler var, “liberal barışa bağlı olmayan süreçler” diyenler var. Terimler çok önemli değil. Atipikleşen kısım şu: Kuzey İrlanda gibi örneklerde genel olarak bildiğimiz modelde eşit bir müzakere yapılır, süreç çeşitli mekanizmalarla kamusallaştırılır, sonra bir barış anlaşması yapılır ve bu anlaşmaya göre komisyonlar kurulur. En son ise sürecin ilerleyen aşamalarında silahsızlanma gerçekleştirilebilir.

Türkiye’de tam tersi oldu ve silahsızlanma öne çekildi. İlk çağrıdan sonraki yorumlara baktığımda, “Türkiye’deki deneyim hiçbir yerde yaşanmadı,” gibi cümleler sarf ediliyordu; ama aslında Nepal var. Tayland deneyimi var.

Bu deneyim Türkiye açısından nasıl bir perspektif sunabilir ve mevcut süreci anlamak ya da önümüzdeki döneme ilişkin düşünmek açısından bize ne söyleyebilir?

Nepal’e özellikle bakmamın sebebi oradaki Maoist hareketin yaptığı açıklama. Özetle “Biz müzakereleri başlatabilmek adına silahsızlanıyoruz ve bundan sonra silahlı mücadeleyle yürüttüğümüz mücadeleyi demokratik siyasetle yapacağız,” dediler. Bu, bence PKK’nin şu anki söylemiyle paralel. Ve bütün müzakere süreci, bizim bildiğimiz o klasik diplomatik müzakerelerden; sonrasında anlaşmaların basına iki taraflı görüntülerle verilmesinden ziyade, toplumsal mücadeleyle birlikte ilerledi. Barış yürüyüşlerinin yapıldığı, zaman zaman sürecin tıkandığı bir süreçti. Büyük bir barış anlaşması yapılmadı. Ve Nepal’in özgünlüğüne baktığımız zaman, bütüncül bir barış anlaşmasının olmaması, yani baştan en büyük standartların hem ideal hem de talep olarak dayatılmamış olması, o sürecin aslında daha verimli ve başarılı olmasını sağladı mı? Ben Türkiye üzerinden de bunu soruyorum ve görüyorum ki Türkiye’de Kürtlerin, diyelim ki “Biz özerklik istiyoruz,” ya da “Siyasî statü istiyoruz,” gibi bir taleple masaya oturmasının, maalesef devletin bakış açısına baktığımız zaman, süreci çok tıkayan bir yanı var. Bence şu an Kürt hareketi de bunu biraz tersten yapıyor. “Tamam, devlet müzakere yapma ihtimalini silahsızlanmayla kuruyorsa ve biz de zaten demokratik siyasete geçiş gibi kendi gündemlerimize sahipsek, bunu öngörüp diğer meseleleri sonraya bırakacağız,” diyor. Tabii ki sadece devletin çizdiği çerçeveye göre ilerlemiyor; ama bunu öngörerek hareket ediyor. Fakat orada çok ciddi bir tehlike var.

Sonraya bırakılan ana konular Kürtlerin siyasî statüsü, eşit yurttaşlık, anayasal eşitlik, kimliğinin ve anadilinin tanınması gibi meseleler. Bu meseleler benim gördüğüm kadarıyla sürecin sonuna bırakılmış durumdalar ve ilerleyebilmek için her seferinde bir sonraki aşamaya itiliyorlar. Bu da haklı bir kaygıya neden oluyor. Hem Kürtler açısından hem de kendini daha çok barış etrafında konumlandıran insanlar açısından. Bunu taktiksel olarak, şu anki sürecin ilerlemesi için mantıklı buluyorum. Ama bir noktadan sonra, eğer bu meseleler gerçekten sürekli sona doğru itilirse, devlet tarafından zaten çok da yerine getirilmeyen bir talep gibi küçültülerek sürecin bu şekilde sonlanmasına neden olabilir. Burada ciddi bir risk görüyorum. Acil bir risk değil. Ama bir noktada devletin ve burada iki tarafın da güvenini sağlayan arabulucuların, Kürt hareketinin bu ana meseleleri bir masaya koyup artık konuşması gerektiğini düşünüyorum. Bunun belli bir sıralamayla yapılmasını ve şu an “dayatılan” bir yerde olunmamasını çok iyi anlıyorum. Biraz, bu süreci tek bir çizgi üzerinde, adım adım ilerleyen doğrusal bir süreç olarak düşünmekten çıkmamız gerekiyor. Sürece ve barındırdığı risklere ilişkin yaratıcı yöntemler geliştirebilmek için farklı ve özgün örneklere bakmak ve bunları Kürt meselesi özgünlüğünde düşünmek gerektiğini düşünüyorum.

Güneş Daşlı hakkında

Geçiş dönemi adaleti, çatışma çözümü ve Kürt meselesi üzerine çalışan bir akademisyen ve araştırmacı. 

Loughborough Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak Ortadoğu Siyaseti ve Uluslararası Çatışma Yönetimi gibi derslerde seminerler veriyor. Türkiye’deki Kürt çatışmasında taban mücadelelerini konu alan “Geçiş Olmadan Geçiş Dönemi Adaleti: Türkiye’deki Kürt Çatışmasında Taban Mücadeleleri” adlı kitabı 2026’da Palgrave Macmillan tarafından yayımlandı. Nuremberg İnsan Hakları Araştırmacısı olarak Suriye’deki geçiş dönemi adaleti ve Irak bağlamında Êzidî Soykırımı üzerine evrensel yargılamaları inceleyen bir araştırma yürütüyor.