Altın Koza’nın Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda şu âna dek sekiz film seyirciyle buluştu. Yarışmanın genel hatlarıyla ilgili bir çerçeve sunabilmenin mümkün olduğu noktadayız. İlk etapta yarışmada yer alan filmlerde orta sınıf aile temasının bariz biçimde ortaya çıktığını söylemek fazlasıyla mümkün. Eylül ortasında gerçekleştirilen Ayvalık Uluslarası Film Festivali’ndeki yerli filmlerin “Orta Sınıflar Nereye Gidiyor?” başlığında toplandığını da düşünürsek sinemamızdaki bu eğilimi teyit etmek epey kolaylaşıyor. Şenay Aydemir’in Evrensel’de yayımlanan Altın Koza yazısında işaret ettiği üzere günlerdir hepimizin hayatını meşgul eden uydurma “Ailem Güvende” operasyonlarıyla filmlerde açıkça gözlemleyebildiğimiz gerçekler arasındaki kontrast, kendi hikâyelerimizi anlatma ısrarının önemini ayrıca görünür kılıyor. Zira siyasal gündemimizin kurmacalığı karşısında filmlerin anlattıkları fazlasıyla gerçek kalıyor.
Canavar
Ulusal Yarışma’da seyirciyle buluşan filmlerden biri de Tunç Şahin’in aynı adlı kendi oyunundan beyazperdeye uyarladığı Canavar’dı. 2023 yılında tiyatro sahnesinde seyirciyle buluşan ve sanki birbirine dolanıp düğüm düğüm olmuş bir ipliğin yavaş yavaş çözüldüğü güçlü metniyle sarsıcı bir deneyim sunan “Canavar” oyunu, son dönem tiyatro sahnesinde hatırı sayılır izler bırakmış bir yapım. Üç kıymetli oyuncu, Hakan Emre Ünal, Gülçin Kültür Şahin ve Tülin Özen’in sahici bir kimyayla parlayan performanslarının omzunda yükselen, travmaya dair ülkemizde son yıllarda yazılmış en kıymetli metinlerden birine sahip bir yapım “Canavar”. “Travmayı nasıl anlatabiliriz?” sorusuna dair açtığı katman da kendi başına oldukça değerli. Ayrıca Canavar’ın da üç kuzenin bir araya gelip geçmişin karanlığıyla yüzleştiği ve yine (orta sınıf) aileye dair bir anlatı sunduğunu da not düşmek gerek.
Öte yandan şunu da belirtmek gerekir ki Canavar esas olarak tiyatro sahnesi için üretilmiş, film versiyonu da orijinaline epey sadık kalmış bir yapım. Aynı dekor içerisinde, aynı metin üzerinden icra edilen oyunun film mecrasına aktarılmasını izliyoruz. Rejinin anlatıya dinamizm kattığı, kameranın sabit kalmadığı, kurgu ritminin yerli yerinde olduğu kesin. Fakat film versiyonunun anlatıya yeni bir katman ekleme isteğinde olmadığını da söylemek gerek. Değişen fon rengi, birkaç yakın plan, bazı sahnelerdeki (diyajetik olmayan) müzik kullanımı ve kameranın seyirci koltuğunda sabit kalmak yerine dekorun içerisinde ve etrafında dolaşması bunu bir filme dönüştürüyor. Ancak son kertede tiyatro sahnesinde izlediğimiz oyunun kayda alınmış hâlini izliyoruz esas olarak. Metin hâlâ çok çarpıcı, performanslar hâlâ akılda kalıcı ama bu eserin sinema malzemesinin bir parçası olup olmadığı da geçerli bir soru işareti taşıyor. Bu bağlamda jüriyi de zor bir kararın beklediği kesin. Jürinin bu doğrultuda nasıl bir tavır alacağı bilhassa senaryo ve oyunculuk ödülleri açısından oldukça belirleyici olacaktır.
Varlık
Muzaffer Mehmet Çağlar imzalı Varlık ise yarışmadaki bir başka aile portresi. Temel olarak Erzurum’da varlıklı bir ailenin yaşadığı miras hikâyesini takip ediyoruz. Ailenin babası ölüm döşeğinde, son günlerini geçirirken ailenin üyeleri onları bekleyen mirası nasıl değerlendireceklerini hesaplıyor. İki yıl önce Altın Koza’da senaryo ve oyunculuk ödüllerini toplayan Ölü Mevsim’i hatırlatır biçimde bol karakterli, bol diyaloglu, çoğulcu bir aile portresi sunma niyetinde Varlık. Herhangi bir karaktere bir başkasından daha fazla yakınlaşmıyoruz. Karakterlerin hiçbirisiyle doğrudan bir özdeşlik kurmamızı istemiyor anlatı. Bu, kâğıt üzerinde iyi işleyecek bir fikir esas olarak ama pratikteki karşılığı pek böyle değil.
Varlık’ın, gerek senaryo kurgusu gerek montaj bakımından parçalara işlerlik kazandırabilen bir yapı sunabildiğini söylemek zor açıkçası. Bazı devamlılık sorunları, fazla mekanikleşen plan matematiği ve böyle bir yapıda iyice kritik hâle gelen sahneler arası ritim bozukluğu filmin seyir zevkini fazlasıyla düşürüyor. Karakterlere mesafeli bir tavırla yaklaşan anlatıların önündeki en büyük engellerden birine takılıyor aslında film. Özdeşlik ilişkisini dışlayan üslup bize filmle bağ kurmamızı sağlayabilecek bir ek katman sunamayınca birbirinden kopuk hikâye parçaları izlemiş oluyoruz. (Burada filmin kurgusunu yönetmen ve senaristin üstlendiğini not düşmek gerek. Bu -aslında Ölü Mevsim’de de olduğu gibi- filme dışarıdan göz unsurunu katan editörün terzilik görevinin neden bir ihtiyaç olduğunu konuşmak için önemli bir zemin yaratıyor.) Dolayısıyla Varlık’ın şu âna dek izlediğimiz Ulusal Yarışma filmleri arasında en zayıf yapımlardan biri olduğunu söylemek gerekiyor.
Ölü Köpekler Isırmaz
Yarışmanın merak yaratan filmlerinden Ölü Köpekler Isırmaz’ın yönetmenliğini Nuri Cihan Özdoğan üstleniyor. Dünya prömiyerini Rotterdam’da yapan film, hem Adana’da çekilmiş olması hem de Adanalı yönetmeni sebebiyle doğal olarak Altın Koza’da fazladan heyecan yarattı Ölü Köpekler Isırmaz. Salonda yaşanan izdihamda hayatta kalmaya çalışıp izlemeyi başardığımız film bu özellikleriyle festivalde verilen seyirci ödülünün de en büyük adayı şüphesiz. Diğer yandan Nuri Cihan Özdoğan’ın filminin genel seyirciye rahatlıkla hitap eden bir yapı sunduğu da kesin. Filmde ismi verilmese de Adana’nın güneyindeki yasa dışı atık ticareti dünyasında kendilerine bir başarı hikâyesi çıkarmaya çalışan iki erkeğin kirli, çetin ve mafyatik öyküsünü izliyoruz.
Ölü Köpekler Isırmaz’ı farklı film üretme formüllerinin iyi bir alaşımı olarak görmek mümkün. Matteo Garrone’nin Gomorra’sının fenomen Adana dizisi Sıfır Bir’le birleştiği bir yerde duruyor. İzlerken yakın dönemin başarılı dijital platform dizilerinden Magarsus, Inarritu’nun erken dönem filmleri ve benzer estetiği ya da içeriği sürdüren başka yapımlar aklınıza geliyor. Ölü Köpekler Isırmaz’ın hem güçlü hem de güçsüz tarafı bu esasında. Son derece iyi çekilmiş, iyi kotarılmış, reji anlamında büyük riskler almayan, ‘yeterli’ bir film var karşımızda. Ancak bu estetik mirasın çerçevesi içerisinde de kalıyor film. Hikâye düzleminde de nereye doğru gittiğimizi tahmin etmek pek zor değil. Dolayısıyla jüri açısından güvenli bir seçenek olarak mutlaka değerlendirilecektir. Altın Koza’da her yıl tartışma konusu olan, genelde politik bir içeriğe işaret eden bir filme verilen Yılmaz Güney Ödülü’nün şu âna kadarki tek adayı gibi göründüğünü de söylemek lazım Ölü Köpekler Isırmaz’ın.
Moda-Evlilik
Festivallerimizde ulusal yarışmalar neden var ve gerçekten sinemamız için bir anlam teşkil ediyorlar mı? Bu her zaman meşru bir soru. Bu yarışmalarda genel olarak yurt dışında prömiyer yapmış, buraların doğal parçası olan filmleri ve sektörde ağırlığı olan yönetmenlerimizin yeni projelerini izliyoruz. Bu da festival seyircisinde bir tekrar ve çıkışsızlık hissini beraberinde getirebiliyor. Ancak bazen de bu filmlerin arasında bu platforma gerçekten ihtiyaç duyan, muhtemel seyircisine sesini duyurmak için bu zemini kullanabilecek filmlere de rastlıyorsunuz. Ulusal yarışmalara gerek var mı sorusu o zaman gerçek karşılığını bulmuş oluyor. Moda-Evlilik, bu yılın o ‘keşif’ filmi!
Yönetmen Miraç Atabey’in filmin her unsurunda imzası olan, tamamen kendi imkânlarıyla ürettiği filmi Moda-Evlilik henüz ilk karesinden bir reddiye ile karşılıyor seyircisini. Her filmde görmeye alışkın olduğumuz siyah üzerine beyaz yazılarla alınan fonlar ya da ortak yapımcıların logoları değil bunların tamamen reddedildiği ilanı var. Filmin mevcut sinema üretimi kalıplarını reddetme girişimleri bundan ibaret de değil. Aslında filmin tamamında, kurgudan kamera kullanımına, belgesel-kurmaca sınırlarından dramaturji kalıplarına film üretimine dair bilinen her şeyin reddi söz konusu neredeyse. Toplam altı parçadan oluşan, bu altı parçanın her birinde bir güvenlik/gözetim kamerası gibi üst açıdan sabitlenmiş bir kameranın ve kesintisiz planın kullanıldığı, buna uygun biçimde seyircide ‘herhangi bir an’ etkisi bırakan sahneler izliyoruz. Sahneler arasında siyah ekranın ses bandında beliren dış ses bize olacakları tamamen anlatıyor. Hiçbir şey beklediğimiz gibi gitmiyor. Seyirci rahatsız ve tepkili. Salondan tepkiyle ayrılan seyirciler enteresan biçimde filmin yarattığı anaforun bir parçasına dönüşüyor. Âdeta gerçek 3D deneyimi!
Çağımızda imkânlar arttıkça sinemanın belli formüllere daha çok sıkışıyor olması sahip olduğumuz büyük çelişkilerden biri. Tecrübeli bir sinema izleyicisi için festivalde izleyeceği Tayland filminden IMAX’te gideceği süper kahraman uyarlamasına her film aşağı yukarı beklediği gibi çıkıyor. Focus gruplarının, film destek fonlarının, festival seçici kurullarının neredeyse aynı işi yaptığı, filmleri birbirine benzemeye ittiği bir sinema döneminde yaşıyoruz. Dolayısıyla sinemada her şeyden çok redde ihtiyaç var. Miraç Atabey’in filmi yalnızca bunu yaptığı için bile değerli ancak film sadece bundan ibaret değil. Temelde 18. yüzyıl ressamı Wiliiam Hogarth’ın “Marriage A-la-Mode” (Evlilik Modası) adlı, statü odaklı evlilikler üzerinden toplumsal yozlaşmayı hicvettiği resim serisinden ilham alıyor. İngiliz aristokrasisinin gösteriş ve moda tutkusuyla günümüzün sosyal medya görünürlüğü arasında beklenmedik ölçüde tutarlı bir röprodüksiyon ilişkisi çıkarıyor.
Aynı Hogarth’ta olduğu gibi evli bir çiftin hayatından altı âna tanık oluyoruz Moda-Evlilik’te. Seyirciyle dramaturji arasındaki paktı tamamen bozup doğal olanı karşısına dikmeye odaklı bu sahneler. Oyuncuların kendi gerçek benlikleriyle ilişkilerini bozmaları, ‘rol yapmaları’ hiç beklenmemiş gibi. Sanki ortada yazılmış bir senaryo, hazırlanmış bir replik yokmuş gibi hissettiriyor filmin tamamı. Biraz sabır gösterip filmin davetine icabet ettiğinizde de bunun yalnızca bir iletişim şekli olduğunu, filmin anlatmak istediğini kendini ciddiye almadan anlattığını görüyorsunuz.
Peki sabrı sağlam seyirciyi ne bekliyor? Orta sınıfa mensup, taşraya (memlekete) dönmüş, kentli alışkanlıklara sahip, yeni kurulmuş bir ailenin yaşantısı, çelişkileri, sorunları… Tuhaf derecede tanıdık bir sinopsis gibi. O zaman bunları anlatan bir film nasıl oluyor da Türkiye sinemasında her yıl onlarcası üretilen diğer örneklere hiç benzemiyor? Buna da Moda-Evlilik’ten troll bir cevap bulalım: “Gerçekten bilmiyorum.”


