Altın Koza Günlükleri #1

Bu yıl 33. kez gerçekleştirilen Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde Ulusal Yarışma’nın ikinci günü tamamlandı. Şu âna dek seyirciyle buluşan filmlerde orta sınıf anlatıları ve bir tür denemesi dikkat çekiyor.

Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali bu yıl 26 Eylül’de gerçekleştirilen açılış töreniyle başladı. 4 Ekim’e kadar devam edecek festivalde bu yıl 23 ülkeden 210 film seyirciyle buluşuyor. Festivalin 10 yerli filmi bir araya getirdiği ana vitrini Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda ise ikinci gün geride kaldı. Karanlıkta Islık Çalanlar, Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri, Günyüzü ve Bir Arada Yalnız filmleri seyirciyle buluşurken kısa, belgesel ve öğrenci filmleri yarışmalarındaki gösterimler de devam ediyor. 

Karanlıkta Islık Çalanlar

Altın Koza Ulusal Yarışma’nın açılışını Pınar Yorgancıoğlu’nun ilk uzun metrajı Karanlıkta Islık Çalanlar yaptı. Filmde Ankaralı orta sınıf bir çekirdek ailenin arzuları, hayalleri ve gerçekleri arasında dolaşan bir anlatı evreninde ağırlanıyoruz. Merkezde ailenin kızı, İnci Sefa Cingöz’ün canlandırdığı Toprak var. Ne istediğini biliyormuş gibi yapmak durumunda kalmış, varoluşunu gelecek hayallerine ötelemiş bir kuşağın üyesi Toprak. İçindeki bilinmezliği dışarıya sunduğu amaç anlatılarıyla perdeliyor. Fakat ailenin diğer üyeleri için de durum pek farklı değil. Ailenin babası Melih, emeklilik sonrası hayata adapte olmanın yollarını gerçeklik sınırlarında bulma, annesi Suzan ise bir statü atlama hayalinin peşinde. Belki de bu aileyi sarsılsa da yıkılmaz kılan bu mecburi ümitlerde saklı. Orta sınıfın daha iyisinin mümkün olduğuna inanırken elindekilerden olmama endişesi bu üç benzemez karakterden tek bir aile portresine evrilebiliyor. 

Pınar Yorgancıoğlu’nun filmi en başta bu aileyi oluşturan üç oyuncusu (Müfit Kayacan, Hülya Gülşen, İnci Sefa Cingöz) etrafında oluşan sahici ortaklık duygusu üzerinde yükseliyor. Bu tanıdık, mesafeli ortaklık filmin –kolaycı bir yoldan, sinemamızın güncel en büyük eksiği görebileceğimiz– farklı katmanlarda gayet iyi işleyen senaryosuyla birleşince Karanlıkta Islık Çalanlar epey nitelikli bir seyir sunuyor seyircisine. Filmin diğer katmanlarına kıyasla ana omurgadan biraz kopuk duran fantastik öğeleri ise senaryonun bir miktar ayrıksı parçası olarak nitelendirilebilir. Karanlıkta Islık Çalanlar, temelde tüm bu katmanlardan sızan oldukça gerçek, anlatılmasına hepimizin ihtiyacı olan kolektif duygu durumumuzu yansıtabilme becerisiyle değerli bir film. Yaşadığımız bu tuhaf dönemi nasıl anlatacağımıza dair bilinmezlik tüm anlatı mecralarının önünde bir heyula gibi yükselirken kaçak yollar aramak yerine bu çabayı gösteren filmlerle karşılaşmak seyircide ikamesi zor bir kolektif ortaklık duygusu yaratıyor. Bu, her şeyden değerli. 

Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri

Ulusal Yarışma’nın ilk gününde seyirciyle buluşan bir başka film de yönetmenliğini Alphan Eşeli’nin üstlendiği Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri idi. Filmde Hazar Ergüçlü’nün güçlü bir performansla perdeye taşıdığı Gül karakterini takip ediyoruz. Gül’le filmin üç ana parçasını oluşturan yapının ilkini de oluşturan “Doğum” sahnesinde tanışıyoruz. Epey grotesk öğeler barındıran, sarsıcı bir doğum sahnesi bu. Bir şeylerin yolunda gitmediğini baştan açık eden bu sahne filmin korku janrının farklı unsurlarını tek potada eriten yaklaşımını da en baştan ele veriyor. Sinemanın Alien’dan beri aşina olduğu bir eşleşmeyi, hamilelik ve doğum deneyimini korku elementleriyle eşleştiren bir temel fikirle karşılaşıyoruz. Doğumun ‘sonucu’ filmin doğallık ve insan dışılık karşısında konumlandığı pozisyonu da açık ediyor. 

Mutter, baştan sona korku türünün tarihine açık referanslarla ilerleyen, dünyasını buradan devşirdiği atmosfer hissiyle şekillendiren bir film. Böyle bir tür yaklaşımında kritik hâle gelen görsel-işitsel kapsayıcılığı da layığıyla yerleştirdiğini söylemek mümkün. Bilhassa görüntü yönetmeni Özkan Karaköse’nin çizdiği çerçeve, seyircisini bir atmosfer duygusunun içerisine çekme konusunda oldukça mahir. Öte yandan korku konvansiyonlarını arthouse kodlarıyla birleştirme girişimi de sinemamızda görmeye pek alışkın olmadığımız bir denemeyi barındırması bakımından da kıymetli. Ancak Mutter’in çelişkisi de tam burada ortaya çıkıyor. 2010’ların başından itibaren Amerikan sinemasında trendleşen elevated horror akımının bir parçası görebileceğimiz Mutter, yarattığı korku evreninde fiziksel olanı zihinsel olana taşımaya çalışırken verdiği çabada yoruluyor, güç kaybediyor. Temponun düşürüldüğü, korku ve gerilimi daha yatay bir düzleme yerleştirme gayretiyle çizilen uzun planlar bir düşünce alanı açmak yerine senaryodaki noksanları görünür kılıyor. Katı sebep-sonuç ilişkisinin senaryo katmanındaki reddi filmin annelik deneyimi etrafında kurduğu biraz kısa yollu bir alegori denemesi olarak sonuçlanıyor. Zira filmin yarattığı güçlü anların anlatı bağlamında birbiriyle temas ettiğini söylemek biraz zor. Mutter, bilhassa görüntü ve sanat yönetimi olmak üzere reji unsurlarındaki maharetini senaryo derinliğiyle bağdaştırmakta zorlanan bir film. Bu alanlar ve başroldeki Hazar Ergüçlü’nün şimdiden ödül adayları arasına girdiğini söylemek de mümkün. 

Günyüzü

Yönetmenliğini Banu Sıvacı’nın üstlendiği Günyüzü de merkeze koyduğu kadın başkarakterini takip eden bir başka film. Günyüzü, sinemamızda alışık olduğumuz bir temayı, köyden kente göçmüş modern bireyin ‘eve’ dönüşünü takip ediyor. Başkarakterimiz Suna, 50 yaşında bir müzisyen. Film ilerledikçe kendisinin geçmişte bıraktığı tek şeyin bu köy olmadığını, iradi olarak unutulmuş bir sırrın orada onu beklediğini anlıyoruz. Yıllar önce kaybettiği kız kardeşi Suna’nın şüpheli ölümünden sorumlu tuttuğu kişinin peşine düşüyor Suna. Ancak pek de beklemediği bir çaresizlikle karşılaşıyor. Silik hatırası filmde bir hayalet gibi dolanan Yıldız karakteri, Günyüzü’nü son dönemde Türkiye gündemini yoğun biçimde meşgul eden çocuk cinayetlerinin gerçeğiyle birleştiriyor seyircinin zihninde. Bu da filmin toplumsal bağlamı bakımından kritik bir tercih. 

Filmin başrolünü üstlenen Selva Erdener’in aynı hayat verdiği karakter gibi bir opera sanatçısı olması, karakterin filme taşıdığı mesafeli ve ‘kuyruğu dik tutma’ gayretindeki personaya çok uyumlu. Onunla birlikte filmin bir diğer ana karakteri Ayhan’a hayat veren Süleyman Kadim Kabaali’nin performansı da akılda kalıcı cinsten. Banu Sıvacı’nın rejisi, ilk filmi Güvercin’i de hatırlatır biçimde hayvan-insan ilişkisine odaklandığı kısımlarda özel bir canlılık gösteriyor. Zira Günyüzü’nde insanların yok etmeye, unutmaya ve yeni gerçekler üretmeye alışkın dünyasının sessiz ve gerçekçi tanıkları gibi hayvanlar. Öte yandan Günyüzü’nün sinemamızda epey aşındırılmış bir hikâye evreni tercih etmesiyle (taşraya dönüş, obruklar, içine kapalı bir kasaba, hem içeriden hem dışarıdan olan bozguncu bir başkarakter…) doğal sınırlarını kısıtladığını da söylemek gerek. 

Bir Arada Yalnız

Yarışmanın merakla beklenen yapımlarından, Saf ve El Yazısı filmleriyle tanıdığımız Ali Vatansever’in yeni filmi Bir Arada Yalnız da aynı Karanlıkta Islık Çalanlar gibi orta sınıf bir çekirdek aileyi takip ediyor. Çekirdek ailenin doğası gereği merkezde evin tek evladı var ancak konu o kadar basit değil. İzzet, ileri evre bir kanser hastası. Hem onunla hem de anne babasıyla yenilgiyi kabul etmekle son direnç noktaları yaratma arasındaki bir alanda tanışıyoruz. Tüm dengeler sarsılmışken, uçurumun kenarında, yaşam tek önemli şey hâline gelmiş durumda. İzzet’i hayatta tutmak için sosyal medyadaki takipçilerden şifalı bir ota, hacılardan hocalara her türlü ihtimalin denendiği çaresiz, tutuk bir hâldeler. Orta sınıf ailesinin çalışma kodlarını kitleyen o tuhaf konumdalar: Fedakârlığın sorunları çözemediği bir imkânsızlık hâli. 

Ali Vatansever’in filmi, öncelikle bu duygunun kendisi üzerine bir evren inşa edebilen, seyircisinin duygusunu belirlemeye çalışmak yerine bu keskin duygu durumunu günlük hayatın olağanlığıyla karşılayabilen bir film. Bu, aynı zamanda filmin en güçlü tarafı. Zira çaresizliğin günlük hayatla birleştiği yer, hem senaryoya hem de Vatansever’in enstrumanlarına hâkim rejisine özgüvenli bir ferahlık hâli olarak geri dönüyor. Melankoliye düşmeden, hayatı kutsama nafileliğine girişmeden, olanı olduğu gibi kabul etmenin yollarını arıyoruz hep birlikte. İzzet, Reyhan, Abdi ve biz seyirciler… 

Ali Vatansever’in farklı biçimsel unsurları karakterlerinin duygusal dünyalarını derinleştirmekte kullanan çok yönlü rejisi de Bir Arada Yalnız’ı yarışmanın şu ana kadarki en dikkat çekici yapımlarından birisine dönüştürüyor. Reyhan’ın dünyasında story görüntülerini, İzzet’in dünyasında VR temelli oyun görüntülerini belli bir amaç doğrultusunda işlevsel hâle getiriyor Bir Arada Yalnız. Filmin hem Ali Vatansever’in yönetmenliği ve senaryosuyla hem de Fatih Al, Esra Kızıldoğan ve Onur Gözeten’den oluşan oyuncu kadrosuyla 3 Ekim’deki ödül töreninin önemli adayları arasında olduğunu öngörmek hiç zor değil.

Festival programının detaylarına buradan ulaşabilirsiniz.